16.1.12

Sade

Ahkam kesmeyi bir turlu kesemiyoruz, hayat basit, abartmaya gerek yok derken, basit ve dogal ihtiyac ve fikirlerimiz icin derin anlamlar yaratma ve onlari onemli kisilerin bilindik eserleri ile destekleme ihtiyaci duyuyoruz.
Biz... hepimiz...
Bugunden itibaren onlar.
Ben o sadeligi tatsiz tutsuz hale getirenler ahkamlara ve onlari kesenlere "je ne veux pas..." diyecegim. Fransiz olacagim.
Hadi bakalim o zaman:



Voila!!

12.1.12

dusunce

yine cok dusunce var...
dusuyorum yine...
dusme korkumun sonucu tum dusunceler...
sirf canim acimasin diye!

12.10.11

Evrildim...devrildim

Sanirim, toplumsal cinsiyette payima dusen evrimi az once tamamlamis bulunuyorum. Bunca senedir, ayakkabilara yonelik herhangi ozel bir ilgisi olmayan bir insanken, az once kendimi, Louboutin ayakkabilara bakip Dior ayakkabilari almamak icin kendimle mucadele ederken buldum.
Lakin hain tasarimcilar, isimi zorlastirmak icin ellerinden geleni yapmislardi: Kirmizi topuklu beyaz ayakkabi Gizem'in hayatla imtihani oldu adeta.

26.9.11

Boyle gelip gidenler...

Sevgili arkadasim,
Kizdim ve kiziyordum sana epeydir, ama yine yufka yurekliligim tuttu... Hadi yine iyisin, beni bir sonraki kizdirisina kadar...

Bir dost.

6.9.11

Yapmistim yapmistim diye bagiriir...

Adeta "Mario oynayan dayaklik kiz" halet-i ruhiyesi ile Oysho'nun websitesine bakiyorum. Kocaman harflerle, "in a few hours" yaziyor...
Ben hasta, icim disim C vitamini, portakal suyu, limon cayi olmusken, tadim tuzum da Oysho olsun...

5.9.11

Insanlik icin kucuk, benim icin devasa...

...Acaba nedir nedir?
Ne olacak? Film festivaline sinirsiz giris bileti...
Turkiye'de film festivallerinde calistigim zamandan beri hasretini cektigim yegane sey: Hangi filme kac kere girecegini, para-zaman kaygisi olmadan, tamamen kendinin belirleyecegi bir konumda olmak. Bir nevi sultanlik diyeyim ben, siz anlayin beni.
Bunca senelik Le Cool London uyeligimin nihayet bir ise yaramasi sonucunda London Brazilian Film Festival'a sinirsiz giris hakki kazanmis bulunuyorum. Ustelik hic caba harcamadan, kilimi kipirdatmadan, tek bir email gondererek... Daha ne isterim.

Ayin 7'si ve 10'u arasinda ikametgahimi gecici olarak Odeon Covent Garden'a tasiyacagim. Arayip ulasamayan, ulasip konusamayan herkesten simdiden ozur dilerim. Bana katilmak isteyenlerse, yer ve zaman icin su siteden bilgi edinebilirler: http://www.brazilianfilmfestival.com/londres/2011/londres2011_programacao_en.html

26.8.11

Neresindeyim?

Asli'nin ben 15 yasindayken cikardigi Neresindeyim albumundeki sarkilarin cogunu panik atak anlarinda mi yazdigini merak ediyorum su aralar. Spotify'da tekrar tekrar dinliyorum sarkilari, birinde kizgin, birinde uzgun, birinde isyankar, birinde guclu, birinde maceraci, birinde tukenmis olan Asli, kafamin icindeki milyonlarca dusunceyi pesi sira takip kucuk capta bir konser veriyor beynimde.
15 -26 yas arasindaki 11 senelik yolculugun hala ayni sorular uzerinden ilerlemis olmasi ve hatta ayni sorulara cevap veremeden devam ediyor olmasi fena bir deneyim olsa da, benim vakti zamaninda hayranlik duydugum bir baska kadinin da benzer hissiyatlar tasimis olmasi guc vermiyor degil.

Bu haftanin listesi:
1) Uslanmak bilmedi hayat - Asli
2) Nerdesin - Asli
3) Neresindeyim - Asli
4) This is for the love -J'te Kiffe - Lisa Papineau
5) To know him is to love him - Amy Winehouse
6) Bad Romance - Lissie
7) Every time - Oi Va Voi
8) Abre Alas - Ivan Lins
9) Maleo de Cana - Azucar Letal
10) Je Veux - Zaz
Ve bonus: Birsen Tezer tabiki de...

Fransizca hocam, la musique de la langue derdi, ben de la langue de la musique diyorum... Hadi bakalim.

25.8.11

Icimde gizlice uyuyan alisveris canavari...

...sanirim uyandi, ya da hortladi, ya da ona bir haller oldu iste az once.
Cunku ben mutluluktan olebilecek kadar cok sevindim... Nihayet Oysho urunlerine Buyuk Britanya topraklarinda online alisveris yaparak ulasabilecegiz.
3 senedir yoklugunu en derinlerde hissettigim, sevgili Oysho, sana 6 Eylul'de kavusuyorum, o gune kadar yemeden icmeden kesilebilirim, oyle garip hisler icerisindeyim.

Boylesine yuzeysel bir insan oldugumu gordum ya, kimselere laf edemem artik.

Bu da boyle bir aksam heyecanimdir sevgili blog.


31.7.11

Nasil?

Nasil da gulerdim bir zamanlar... Sanki elimden baska bir sey gelmezmis gibi... Simdi ise yuzumde bir perde gibi asili duruyor, uclari yipranmis, rengi solmus bir perde...

Cok ozledim icimden disima, gozumden agzimdan, sesimden, tenimden gulmeyi...

Cok...

13.7.11

Bugun gunlerden bir Nev sarkisi

Zor, cok zor bir gun. Azicik ilerledigini zannederken, hooop basa donme halleri ile karsilasmak zor, Sirca Fanus'u hatirlamak zor, korkmak zor. Aglamak istiyorum cok, oyle bir luksum bile yok. Tekrar ediyorum kendi kendime, ne olursa olsun, minnet duymayi asla unutmayacaksin diyorum. Sonra herkesin hayatinin zor oldugunu anlatiyorum, ama inaniyor muyum bu dediklerime bilmiyorum. Tek bildigim, kalp atislarimi kontrol etmemi saglayan tek sey bu.
Yarin biraz daha kolay olsa keske...

8.7.11

Bifurcation

Cok garip arkadas, hani derler ya, kalbinin sesini dinle, kendi icine bak once diye, ben bunlari zirva olarak gorurdum. Yanlis anlasilmasin, insanin kalbini dinlemesini onemsiz buldugumdan degil, hasa. Insanin kalbi ile aklinin oylesine ters noktalara dusebilecegine inanmamamdan.
Fakat siz farkina varmadan, ikisinin yollari oyle bir ayriliyormus ki, ustune kitaplar yazilmasi, filmler cevrilmesi tuhaf degilmis.
Sonra meger hayat diye yakinip durdugunuz sey aklinizmis.
Nasil yani demeyin, hayat dedigimiz sey, bizim gormek istedigimiz sey. Yani aklimizla isteyerek secip aldigimiz.
Life In A Day diye bir film izledim gecenlerde, dunyanin bir yerinden yasli bir adam, yeryuzunde gorebileceginiz en buyuk rahatlikla, cebinizde ne var sorusuna "Benim cebimde hicbir sey yok" diyor. "Zero." Utanmadan, sikilmadan. Bu cok dogal bir sey.
Oteki taraftan, dunyanin bize daha yakinmis gibi gozuken cografyasindan bir kiz, cebinden Iphone, Ipod ve nicesini cikariyor.
Bense "zero"nun verdigi huzura ozeniyorum.
Hesaplamadan, kendimi cebimde tasidiklarima indirgemeden, esit gormeden, varolmanin dogalligina ulasmak istiyorum.
Sonra son zamanlarda, kendimden endise ettigim hallerime bakiyorum ve aslinda hicbir seyin degismedigini goruyorum. Yani hayatimda olup bitenler bakimindan. Rutinim ve rutinsizligim, aksakliklar, sikintilar, gel-gitlerim... Hepsi oldugu gibi oldugu yerde.
Beni mayis ayindaki benden ayiran ise, gorme organim.
Ben ki, akla her zaman fazla onem atfetmis, asiri duygusal bir insanim. Duygusal oldugumu kabul etmem bile yirmi kusur senemi aldi, o derece akli onemserim. Akillilik anlamindaki, akil degil tabi. Modern anlamdaki rasyonellikten bahsediyorum burada. Hala 1+1=2 rasyonelligini, mantiksal gelisimi savunurum. Ama fark ettim ki, bu rasyonalligi davranissal bir tutarlilik anlaminda ya da kendini anlamak icin kullanamiyorsan, hayata yonelik bir silaha cevirmeyeceksin. Cunku gercek hayatta elmalar ile armutlar toplaniyor, araya sebzeler bile karisiyor, 1+1 2 etmiyor. Sifir ise yokluk olmuyor. Bunu anladiginizda, golgenizin uzerinizde yarattigi hakimiyetten siyriliyorsunuz.
Gorme organimi, rasyonal aklimdan alip, merkezi yasama organima cevirdim, mayis ayi icinde yasadiklarimdan sonra.
Orada her sey o kadar sakin ki... Sanki bunca zamandir tum erdemlerimi orada saklamis gibiyim. Ben oradan bakip oradan nefes alabiliyorsam yasiyormusum meger.
Kalbi bu kadar sakin, akli bu kadar karmasik kac insan var hayatta bilmiyorum. Ama kalbiniz size durup zevk almaniz gerektigini soyluyorsa, bu emre uymak zorundasiniz. Aklin kosusturmasi ile degil, kalbinizin sakinligi ile adim atmali, iyiyi de kotuyu de oradaki erdemle karsilamalisiniz.
Yoksa ne kendinizle, ne kendi hayaletlerinizle, ne de digerleri ile yaptiginiz kavgayi kazanabilirsiniz.
Ustelik, bu yenilgi sonrasinda kalkip hayati olanlardan sorumlu tutmak, rasyonalite sinirlari icinde de yer almaz.
Siz o kalbe nasil ulasirsiniz, Eat, Pray, Love mi yaparsiniz bilemem. Ama bende hic durmayan bir su var, onu akitmak lazim. Seyahat ile, ogrenme ile, gulme ile...
Bunu fark ettim ve ufaktan gezilerime basladim. Once insanlar arasinda gezmeyi ogrendim, simdi sira baska sehirleri gezmekte. Bu haftasonuna Bristol'a bilet aldim. Kisa fakat onemli bir degisim. Buyuk ihtimalle onumuzdeki haftasonuna da baska bir sehir olacak bu.
Insanlari ve sehirleri gezip umarim yakinda siraya ulkeleri koyacagim. Kendimle kendime dogru. Umut ve mutla.

27.6.11

Cunku...

"Yazmak şarkı söylemekten daha farklı.


Çünkü şarkı söylemek affediyor her şeyi, yazmaksa öç alıyor."

26.6.11

Gunlerden gunesli bir pazar gunu

Londra sicak bugun, gunlerce suren yagmurdan sonra, kemiklerimizi isitacak bir an bulmanin tadini cikariyoruz tum Londra ahalisi olarak.
Henuz hayatimda haftasonlarinin tadini tam cikaracak duzeye gelememissem de, ilerliyorum. Yavas yavas.
Beni bilen bilir, canim tezdir, 9 ay bile bekleyememis bir insanim. Lakin yavasliga alismayi ogreniyorum. Cogu zaman kendimle savasmak pahasina.
Bu tatillerin yavasligina benzemiyor tabi, her seyden uzakta degilsin, hizli sehir hayatinin ortasinda, mucadelenin tam gaz surdugu, sonuclarin ise uzun vadede alindigi bir dunyadayim. Neyseki manzaram guzel, halimden memnun degilsem de, oldugum yerden memnunum.
Tekrar yazmaya basladim, 2007'nin 2008'e baglandigi seneki depremden geriye kalmis, hala titrese de ayakta duran bir yikik kent duruyor icimde. O kentin sessizliginde, kuytularda saklamistim sesimi ve kelimelerimi. Uzun bir sessizlik donemi, insanlar icinde gulup sonrasinda aglamalarin ardindan, toparlanma surecine giriyorum.
O kenti ne yapmali ne etmeli derken, sanirim hayatimda ilk defa kendimi gormeye basliyorum ben. Gordugum seyden cok hosnut degilim, aynaya bakmayali cok olmus, cok saklanmisim o kentin yikintilari arasinda. Yavas yavas yeni insanlar dolasiyor sokaklarimda, ben hala onlardan kaciyorum zaman zaman.
Ama degisiyor bir seyler.
Sonucunu bilemiyorum, fakat bildigim tek sey Roma yeniden kuruluyor.
Aklimda SarapliNar'dan kalma bir soru var: Are you the favourite person of anybody? Ne yazikki benimle genetik bagi olanlar haric, kimseden emin degilim bu konuda. En cok bu sorunun cevabi uzerine insa etmeye karar verdim yikik kent(d)imi.
Cok calismam lazim cok.

20.6.11

Sunday with The Chordettes

Is it possible to miss a stranger that you happened to meet once in your life?
You'll never know my true feelings, dear stranger. I hid them so well, and you were about to leave already and had no time to dig in.
However, would you look for those hidden spots if you could stay a bit longer? Or would you walk away anyway?

In any case, this song will always remind me of you for the mere fact that the moment I gave up on possibilities/chances I've met you and I was sure of my feelings:


6.1.11

Tarihte 29 Nisan 2010

Wind and Shadows
Iki golgem var bu gece,
ikisinin ortasinda dikilmis bir ben.
Ne yone gitsem,
ikisi hep esit uzaklikta bana,
ben hep esit uzakliktayim onlara.
Iki golgem var, kara.
Ortasinda duran ben,
tenimden yansiyan sari isik.
Ates bocegi gibi,
Sanki icten disa yanarmis,
distan iceri kararismis gibi.
Gecenin karanligi ve sokak lambalarinin isigi
Savasir gozlerimde,
Biraz karanliktir bakislarim
Lambalarin isiginda
Ve biraz aydinlik
Karanlikta.

Insanlar arasinda yalniz,
Kendisi ile kalabalik bir kadin,
Iki golgesinin arasinda.
Karanligin icinde isik olmus,
Isigin icinde bir kararti.
Gecenin tam ortasinda.


Bunun yazilmasinin ardindan aylar gectikten sonra ve bu geceden bir kac ay once, aksamin karanliginda, Gower Street'ten evimin yoluna sapmisken, Korsika dilinde yazilmis su sarki, bana hic anlamadigim bir dilde, ayni duygulari yasatti:
I Muvrini - L'Emigrante
Sò eiu l'emigrante chi và à la pidiccia
A l'orlu di u stradonu à meza pulvariccia
Sò eiu spaisatu cusi voli u distinu
Chi tocc'à i fiddoli d'un populu mischinu
Mà so prontu a stintà senz'alcuna rincori
Pa pascià la me ghjenti à colpa di sudori
A colpa di sudori
Vengu da isse planuri indù u soli si strascina
Nattu un'una casetta culori di calcina
Culori di calcina
Sò di li facci neri ò di li musgincati
Di quiddi chì par vo in guerra sò cascati
in guerra sò cascati
E chi ci possu di chì ci possu fà èiu
Si di lu vosciu
ùn possu fà u mèiu
ùn possu fà u mèiu
Sò chì quandu a sorti in lu mondu hè crudeli
Pisemu tutti l'ochji ver di u stessu celi
Ver di u stessu celi
Ma intantu postu chì dite chì seti umani
Stringhjitil'ancu vò purghjimuci una manu
purghjimuci una manu
purghjimuci una manu
purghjimuci una manu...

Uzun arastirmalarin ardindan, sarkinin Fransizca cevirisini bulmustum ki, duygularin dil tanimazligini bir kez daha anlamis oldum:

C'est moi l'émigrant qui marche sans fin
Dans la poussière là-bas sur le bord d'un chemin
C'est moi le sans pays au hasard du destin
Où se perdent les enfants des terres sans lendemain
Je suis prêt à peiner sans aucune rancoeur
Pour que vivent les miens à force de sueur
A force de sueur
Je viens de ces contrées où le soleil chauffe tôt
Né sous un abri aux murs teintés de chaux
Aux murs teintés de chaux
Je suis de ces visages noirs ou basanés
De ceux qui comme vous à la guerre sont tombés
A la guerre sont tombés
Mais que puis donc faire qu'y pourrais-je donc bien
Si de votre Bon Dieu je ne puis faire le mien
Je ne puis faire le mien
Je ne puis faire le mien
Et pourtant quand le sort en ce monde est cruel
Nous levons tous les yeux en quête d'un même ciel
En quête d'un même ciel
Alors en attendant puisque nous sommes humains
Je vous la tend aussi
Serrons-nous donc la main
Serrons-nous donc la main
Serrons-nous donc la main...

19.11.10

Fog of war


Tepem sisli bugunlerde! Beni neler uzuyor, yikiyor, neler sevindiriyor, diriltiyor, ah bir bilseniz.
Fakat ne ben anlatabilirim, ne siz anlayabilirsiniz.
Meger kac farkli duygu sigiyormus insanin icine. Oysa topu topu kac metrekareyimdir ki? Kac oda, kac salonumdur?
Tepem sisli dedigim gibi, ne ben onumu goruyorum, ne cevremdekiler beni net goruyor. El yordami ile yola devam ediyoruz.

30.6.10

Ah bu delilik...

Bu aksam sesi kisik bir radyo gibiyim, gurultunun icinde, kendisine calan, unutulmus, duyulmamis bir radyo. Sarkidan sarkiya atlayabilirim, cok neseli calabilir, cok uzucu anilari hatirlatabilirim, ama hepsini bir ben bilir, bir ben dinlerim.
Yorgunlugum, "ondan" degil, kendimden. Cok oncesine, anaokulu yillarima kadar giden bir yorgunluk, bu.
Anaokulunda asik oldugum kisinin, fiziksel de olmak uzere canimi acittigi, sonra bu sacmalama hallerinin sebebi olarak beni gosterdigi zamanlardan beri, kendim ettim kendim buldum, yanlis secimlerle yaraladim kendimi ve yaralamaya da devam etmekte israrciyim, simdi oturmus bunun sorgulamasini yapiyorum.
Gecenin karanligi, havanin durgunlugunda, zilyonuncu kere kabul ediyorum, gelecegimdeki yalnizligimi.
Napalim bu da varmis.
Cilali imaj devrinde kimilerinin aynaya yalniz bakmasi, insanlarin iliskilere dair sorunlarinin hepsini, tek basina sirtlanmasi gerekirmis.
Piyango bana vurdu.

5.6.10

Kordugum

Ey hayat,
Bundan bir bucuk sene once, bir ucakta sarap ictikce bosalmisti gozumden yaslar. Dedemin olumuydu kacirdigim, ne yapacagimi bilemedigim, aglamayi erteledigim. Olum oyle bir sey ki, ne oncesinde ne yapabilecegini kestirebiliyorsun, ne o anda, ne sonrasinda. Ne insan aklinin, ne de insan duygusunun cabuk algilayabildigi bir sey degil, araba fari gormus ceylan gozleri ile bakiyorsunuz hayata bir sure, sonra hic beklemediginiz bir anda, bir bardak saraptan sonra, ya da bir gun kullandiginiz "-di'li gecmis zaman"da karsiniza cikiveriyor tekrar. Derken eski muhakemeler basliyor yeniden, son birkez gorememis olmalar, daha siki sarilamamis olmalar, eski anilari done done tekrar caliyorsunuz da en cok koyan sey, o kaybettiginiz kisinin bu anilarin ne kadar degerli oldugunu bilme sansinin hic olmamasi.
Bundan bir ay kadar once, arkadaslarla yaptigimiz bir konusmada, dedelerimizden ve yaptiklarindan bahsediyorduk, bir tek bendim gecmis zaman kullanan. O kadar garip bir histi ki, kendimi oksuz kalmis gibi hissettim. Kimse fark etmese de, sesim titredi, gozum doldu, artik iki dedem de hayatta degildi ve bir canbaz gibi yasadigimizdan ne benin ne ailemin geri kalaninin olumle olan iliskilerinde nerede durdugundan emin olamamak, uzakliklari bir acizlige, yenilgiye donusturuyordu.
Bugun baska bir olum haberi aldim. Birkac gunle kacirdigim olum haberi. Yarattigi aciyi, arkadasimin kisa cumlelerinden ve sessizliginden anladim. "Her olum erken olumdur", der sair, olen icin erken, kalan icin beklenmediktir her olum. Hazirlanamazsin, planlayamazsin, hep en beklemedigin sekilde vurur seni. Sonrasinda inkar edersin, dusunmek istemezsin.
Olumun en zor tarafi, sicakligini bildiginiz bir elin, isiltisini bildiginiz bir gozun, bir sarkida yasanan keyfin geri donusu olmayacak sekilde gidisidir. Bunlarin sonsuz kere olma ihtimallerini kacirmis olmaktir. Bir seyleri kacirmaktir olum. Her iki taraf icinde.
Bunlari dusunup sarap esliginde aglayip "Kordugum"u dinleyerek bas ediyorum, bu olumle. Arkadasimin halini dusunemiyorum bile. Yerimin uzakligi, onun derdini paylasamamam canimi acitiyor. Yine de en hayati klisemize basvurup, "Bizi oldurmeyen guclu kilar." diyorum.
Zaman sen cabuk sar bu yaralari.

15.5.10

c'est ma vie!

Yanlis zamanlarda dogru kararlar alma cabasina kendimi her sokusumda, daha da cok kiziyorum kendime.
Sunca senelik egitime ragmen, uslanmak nedir, onu ogrenemedim.
Sonra her basa dondugumde, gozumu kapatiyorum: Yeniden cesurum. Tekrar yola cikiyorum.

14.5.10

oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful

Hani bazen soyleyecek cok seyiniz olur gibidir de sozcukler yetismez sizi anlatmaya... O hallerden birisinde, Teoman'in Kelime'ler sarkisi ve Ozdemir Asaf'in ayni isimli siiri bir dugum misali yerlesti icime. Nasil bir duygudur, nasil bir deneyimdir ki bu insani boyle seyler yazmaya iten, bilemiyorum. Henuz cok gencim belki. Belki de tembelim, o sozcuklerden kendime bir dunya yaratmaya useniyorum, ya da korkuyorum. Artik hangisi daha cok bense.
Tek bildigim, bir seyler beni asip tasmak uzere. Hani tutmasam, gidip ne dusunuyorsam dile getirecegim, ama onume kurdugum setler hala cok kuvvetli, dizginliyor beni. Hala bir yerlerde, kaybedecegim bir seyleri sakliyorum.
Sonra bakiyorum, kendi dalgalarimla mucadele ediyormusum aslinda. Bu ne o, ne de baskasi, sadece benim. Ve kimsenin anlayacagi, ifade edebilecegim seyler degil bunlar. Sadece o kadar yogun, o kadar dogal hisler ki, ben bile sasiriyorum, bunca zaman sonra, aslinda olmayan seylere karsi boylesine kuvvetli olmasina duygularimin.
Ve bir an geliyor, tum kaleleri yikiyorum, bir denizin kenarinda ayaklarima yapisan yosunlara bakiyorum. Ayni kirik gulumseme gozlerimde. Bir cekingen koku ile karsilik veriyorum gunese. Sonra silkiyorum tum kumlari ayaklarimdan ve kalkip golgemle yarisiyorum varmak icin o uzak hedeflere.
Evet, cogu zaman, o kosturmaca icinde, golgemi kendimden ayri sayiyorum.
Ayagim takilip dusunce de, onca yildir bana beni anlatan sarkilari mirildaniyorum.
Yasamak dedikleri boyle engebeli bir duzluk sanirim. Duse kalka golgeye ulasiyorum, yanmis ayak tabanlarimla...
Gece gune bagliyor sessizligini. Ben yeniden uyaniyorum.

"Ağaçlar çizerdim, yeşillenirdi; Çizdiğim ağaçlara çizdiğim kuşlar gelirdi. Ormanlar düşünürdüm, uyurdum, Düşündüğüm ormanlarda kaybolurdum. Anı kuyularından çekmek bir yudum acı su, Bir yudum acı su, çekmek anı kuyularından, soğuk su. Bilmedim bu, ya bir korkunun duygusu, Bilmedim bu, ya da bir duygunun korkusu. Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına, Yeni bahçeler çiz, gözlerinin kuşlarına.
Hazır kent dayanmışken bahçene Kuşlarını gözüne sal, götür ağaçlarına."

11.5.10

Koku

Kokunun dansi, dansin kokusu... Onu tanimlayan hikayeler, kitaplar, siirler... Hicbirisi benim saclarimda su odaya tasidigim kokuyu tarif edemez. Kimse kendi ruzgarimla bana gelen su huzuru tanimlayamaz. Su yalniz gecedeki cogullugu, baska hic kimsenin duyusu aciklayamaz.
Ben de aciklayabildigimden, onu anlatabildigimden degil, onda kayboldugumdan boyleyim.
Aklima mutlulugumun bedelini baskalarinin mutsuzlugu ile odettigim geliyor ve yine de hayat deyip geciyorum. Nihayet yillardir yapmaktan kacindigim en ahlaki tercihi yapip artik beyaz olmaktan vazgeciyorum. Kirlenmek guzelmis.
Ustume basima surdugum rengarenk hayat, birak su koku benimle kalsin bu gece. Bir ihtimal de sonsuzluk, ona da hayir demem dogrusu.

Teoman Bey benim icin soylesin o vakit:

4.4.10

Flowers in April

Gozumu actigim yorgunluk hali, gunesli pazarlerin tembelligi, sari koltugun rahatligi... Televizyon onunde pineklemek pazar gunu sporum oldu bilmiyorum.
Acik pencereden mavi gokyuzu siziyor.
Turkiye'den getirdigim defterde 2007 senesine ait notlar: Uluslararasi Guvenlik Politikalari - her seyi okuyup bitirip cozebilecegimi sandigim gunlerden-, telefon numaralari -artik, belki de hic aramadigim-, kardesimle yaptigim Interrail plani -Zaytung cigerimi okumussun-, Koc'taki yuksek lisanstan okuma notlari -hala inaniyormusum cok okuyanin adam olacagina-...
Meger yasamdan istediklerim ne kadar basitmis. Onca okumadan, sabahlamadan, stresten sonra, biraz sari biraz mavi degdi mi gunume, cimlerde acan papatyalari gordum mu ben mutluymusum. Kim bize cok karmasik seyler istersek mutlu olacagimiz yalanini soylemis.
Kimse anlatmamis bana, aslinda kosar gibi yaparken oldugumuz yerden hic kipirdamadigimizi. Bir noktaya sabitlenip kendi etrafimizda donerken, geride kalan her sey sabitmis zannettigimizi.
Meger o kadar cok sey kacirmisim ki bunca zamanda... Cocuklugumdan beri istedigim seylerin hala icimde ne kadar buyuk yer ettigini anlamamisim. Salsaya baslayincaya, yoga ile tekrar ugrasincaya kadar da anlamazmisim bunu. Simdi oturdugun yerden halledemeyecegin seylerin mucadelesini vermeyi ogreniyor bedenim.
Unuttugum seyleri hatirlamaksa yeni hedefim... Ama keske biraz daha sicak, biraz daha mavi, biraz daha sari, biraz daha hizli olsa hayat...

30.3.10

if i ever...

Bir insan tum sabahini bulmak icin harcadigi, gunlerdir beyninde calan bir sarkiyi buldugunda gozyaslarina hakim olamiyorsa, bu neyin alametidir.

Cok garip bir haftasonu gecirdim. Uc gune bu kadar cok veda sigdirmaya alisik olmayan bunyem, bugun nihayet patladi. Yine kendimi gecmisi sorgulamalar diyarinda taht basinda buldum. Icimde kendimi yollara vurma istegi...
Yine gocebe oldum. Lisedeydim, Turkce dersinde anlamini yillarca yanlis bildigimiz "yuvarlanan tas yosun tutmaz" uzerine konusurken, Turkce hocamiz, "...tipki gocebe toplumlar gibi. Onlarin kulturu olmaz, gittikleri yerin kulturunu alir, oraya adapte olurlar." demisti. Supheyle de yaklastiysam o zaman bu yoruma, simdi gercekten anliyorum ne demek istedigini.
Sanki omrumu bir gocebe olarak yasamisim, insanlardan, sehirlerden, ulkelerden hep goc etmisim, kendimi en cok bir yerden bir yere giderken mutlu/uzgun, kisacasi yasar hissetmisim gibi geliyor.
Dun gece, Londra olusum uzerine kafa yorarken, fark ettim ki, su an beni dunya uzerinde herhangi bir yere baglayan, herhangi bir sey yok. Simdilik Londra'dayim, neden burdayim, ne yapiyorum bilmiyorum. Cok da mutluyum genelde, o ayri. Ama sebepsiz. Peki Turkiye'ye donsem, donmek icin bir sebep bulamiyorum. Kendimi oraya da koyamiyorum. Insan 25 senede kendini nereye koyacagini bulamadiysa, ne zaman bulur. Ne zaman bu transit hayatina son verir, ne zaman ozlemeyi birakir ve mutlu olur?

Cunku olmadigi surece yapamadigi her sey icine batacak, bulamadigi bir sarkida, yapamadigi bir donuste, beceremedigi bir yoga hareketinde kendini son parcasi kaybolmus puzzle gibi hissedecek.

Bu arada, bahsi gecen sarki:

Cok ozledigim birisine gitsin.

7.2.10

beni bu hollywood filmleri mahvetti...

Cok garip bir huyum vardir. Insanlarla iliskilerimde, sonunu onceden sezdigim ve hatta mantiken bile ongorebildigim durumlarda dahi, insanlarla olan iliskilerimi benim tamamen kirildigim, icimin unufak oldugu noktaya kadar surduruyorum. Sonunda oyle bir yere geliyorum ki, o kisiye karsi icimde hep kirik bir tat kaliyor ve oradan ne bir adim ileri ne bir adim geriye gitmek mumkun olmuyor. Film de zaten orada kopuyor benim icin.
Nedenlerine dair cok kafa yordum. Icten ice kendimden nefret ettigimi, icten ice kendime hep "Hell is other people." tezini kanitlayip kendimi bir tur iliski kisirdongusune sokma isteginde oldugumu dusundum. Lakin, son noktaya ulasincaya kadar o iliskiyle ilgili sorunlarimi sona erdirme konusunda pasif davranmama neden olan dusunce sureclerimi inceledigimde, aklima yerlesen "olasilik" sorunsalinin isin esasinda yattigina karar verdim. Peki bu matematiksel bir sorun mu? Hayir, hic degil. Daha cok, Amerikan filmleri olsun, dizileri olsun, su "eger o an o karari degil de, bu karari alsaydi bakin neler olacakti?" konularini isleye isleye nihayet beynime, tam da benim Tanri kompleksime uyan bir zehir yerlestirdi.
Ben boyle insanlarla olan iliskilerimde, beynimdeki saatli bomba tiktaklari ile ecel kararlari aliyormusum hissiyatini yasiyorum ve sanki o an oradan gidersem, o kisi ile iliskimin boyutunu degistirirsem veya o iliskinin varlik sebebini ortadan kaldirirsam, sanki hayatimin en yanlis kararini alip karsimdaki kisiye de yeryuzunun en buyuk haksizligini yapacakmisim gibi hissediyorum.
Bu nasil bir buyukluk kompleksidir!!
Fakat geldik mi yine Sartre Bey'in soylediklerine:
"…'hell is other people' has always been misunderstood. It has been thought that what I meant by that was that our relations with other people are always poisoned, that they are invariably hellish relations. But what I really mean is something totally different. I mean that if relations with someone else are twisted, vitiated, then that other person can only be hell. Why? Because…when we think about ourselves, when we try to know ourselves, … we use the knowledge of us which other people already have. We judge ourselves with the means other people have and have given us for judging ourselves. Into whatever I say about myself someone else’s judgment always enters. Into whatever I feel within myself someone else’s judgment enters. … But that does not at all mean that one cannot have relations with other people. It simply brings out the capital importance of all other people for each one of us."
Bu surekli tekrar eden hikayenin sonunda ben kendime "Bak iste bile bile ayni cukura yine girdin." diyorum, guzel bir gunun sonunda minicik bir detay yuzumden kendime bu kadar kirilmaya izin verdigim icin kizarak, ciddi bir Ingeborg Bachmann okuma istegi ile yataga ugurluyorum kendimi. Ne gereksiz, yersiz, sacma bir son.

5.2.10

Warring Within: Fighting Against Your Deamons

Insanoglunun en cok yanildigi nokta, belli kisilerin pur saf, belli kisilerin pur kotu oldugudur. Oysa her yeni gun, her yeni adimda herkes kendisi ile buyuk bir savasa girer. Matematiksel cebirden, fiziksel cebire gecistir adeta; esitliklerinizi kaybetmenin esigine gelip gelip donmedir her gun.
Ben savasimi bazen o kadar buyutuyorum ki, uyaninca yatakta durmaktan nefret eden ben, kendimi yataktan atmaya ikna etmek icin maksimum caba harciyorum. Sadece yatak dosek meseleleri olsa yine iyi, gormekten zevk aldigim insanlari gormek, gitmekten zevk aldigim konferanslara gitmek, sevdigim mekanlari ziyaret etmek icin bile cebir kullanmam gerekiyor.
Nerde gecesini gunduzune katip gunde milyon is yapan, milyon dusunce gelistiren, milyon kisi ile vakit geciren kiz, nerde simdiki ben... Birbirinden cok uzakta olmasa gerek, cebri kismi atlatinca zevk almayi bildigime gore...
Bir de kendimi nereye konumlandirmak, nasil mayalayip yogurmak istedigime karar versem...

26.1.10

Kis Gunesi

Ben gunese ragmen parmaklarimi boylesine donduran, canimi boylesine acitan bir gun daha hatirlamiyorum.
Ve iddia ediyorum: Yeryuzunun en yalanci gunesi burada!

23.12.09

Bartleby inside

Hayatimda hic bu kadar buyuk bir kayitsizlikla, Yeni Yil'a dogru ilerlememistim. Zaman geciyor, sikintim buyuyor. Sikilacak bir sey de oldugundan degil, sadece soyle bir sureligine yokolmak istiyorum. Birisi beni su kareden silsin, bir kac kare sonra soz yeniden ortaya cikarim, diye dusunuyorum. Icim daraliyor.
Aglayacak bir sey yok, aglayamiyorum o yuzden, ama icimi kemiren, tuketen bir seyler var. Ve sadece hicbir sey istememekle yetiniyorum.
Ne garip, sanki tat alma duygumu yitirmis gibiyim. Sanki bu sebeple her seyi birakmis gibiyim. Yapmamayi tercih ediyorum.
Boyle icime koskoca bir tas yerlesmis gibi.
Sanki baska hicbir seye yer kalmamis gibi.
Gibi gibi.
Iste bir yilbasi daha gelip geciyor.
Gelmemesini tercih ederim, gitmemesini tercih ederim.

17.12.09

Garip

Nil karaibrahimgil'in yeni albumune bayilmamak elde mi? Hele en son klibi Kirik'a? Hele onun yarattigi iletisim agina: Siz neye kirildiniz? Ve bir balona doldurup patlattigimiz kirginliklarimiz...
Hayat gercekten de enteresan bir yer, anlamadiklarimiz, her daim tasidimiz oznelligimiz, nesnellikle aramizdaki mesafenin gunluk hayatimiza etkileri ve astik sandikca araya koydugumuz yeni mesafeler...
Bu sabah Fransizca hocam sunu gondermis. Hayatimin anlasilmazligini dile getiren bir yazi gibi:

"...Uykusundan çıktığında, hem aynı hem ayrı yağmura göre değişen meçhul bir şehrin onu beklediğini düşlüyordu. Kalbi bir an önce oraya gitmesini fısıldıyordu. Kalbine itaat etmesi ve Gina'nın mükemmel tuzağında kurtulması gerektiğini hissediyordu. Gina ki yıkanmış, saçlarını taramış, menekşe kokuları sürünmüş, evcilik oyununa yeniden başlamaya hazır, harap yatağın içine kayıyor , onu nazikçe reddecek olan bitkin gözleri tavanda..."

9.12.09

one flight down

Norah Jones'un ince ince isledigi harika bir sarki degil midir, One Flight Down? Ben ilk duydugumda, "there is a song on love..." diye devam ediyor sanmistim. Halbuki, "there is a song on low"mus. Derken kimi zaman her iki haliyle de soyledim bu sarkiyi.
Bu gece de o ayrimin onemi pek kalmamis gibi... Elimdeki kestanelere bakiyorum, kis geldi, kizarmis kestanelerin elimi yakmasindan anliyorum. Icime biriken su kokunun huzur vermesi gerekirdi, vermiyor. Pek cok seye inanmis olmayi istiyorum, cunku belki o zaman su anki durumdan cikmaya/cikabilecegime dair bir umut olurdu, Noel Baba'ya inansam yilbasindan medet umardim, tanriya inansam dualardan. Sonra uykuma donerdim. Oysa su an kayboldum, kizarmis kestanelerin kokusunda.
Elimden bir sey gelir mi, gelmeli mi, yoksa birakip gitmeli miyim bilmiyorum. Ve bu belirsizlik kalbimi kiriyor. Ustelik tam da martilar gondermistim yabanci bir elden sacilan umut kirintilarina. En uzucusu de, kizabilinecek tek bir kisi bile yok. Kimsenin, ne benim, ne de bir baskasinin sucu degil olanlar. Hayat...
Butun Turk pop literaturune baksak, su durumu ozetleyecek milyonlarca cumle cikar, hayat beni neden yoruyorsun'dan baslayabiliriz mesela.
Biraz daha kolay olsaydi her sey, azicik istedigim gibi olsaydi.
Biraz keyfini surseydim.
Ama en azindan artik biliyorum...
Kahve fallarinin dogru ciktigini.

27.11.09

C'est la vie, non?


Hayat... boyle... cok... garip.
Bir zamanlar beni o kadar aglatan insanlar beni cok gulduruyorlar simdilerde. Ustelik, bildigim gibiler, hep aynilar. Bir gram degismemisler, cunku o sozcugu hic ogrenmemislar.
Ama guluyorum iste onlara... Buraya geldim geleli daha mi cok guluyorum? Evet, kesinlikle.
Onlarin ve olaylarin tekerrur edip durmalari ise izafi oldugu kadar ebedi. Donup dolasip geldikleri yer, kendi kisir donguleri.
Bugun gordum ki Enis Batur soyle demis: "Dondugunde hala ayniysa her sey; daha donmemissin demektir."
Hic tercih etme hakkim oldu mu bilmiyorum, ama iste ben, tam da bu nedenle hic donmedim.
Cunku donmek kucuktur gulmekten, ona esit ise hicbir zaman olmamistir.
Cunku gulmek, buyuktur pek cok sozden. Ve gidilebilecek en uzun yoldur. Donusun olmadigi.