mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.11.09

Ayik

Garip rutinlerimin arasinda kalan bos zamanlarda, sahte bir enerji ile kendimi eglendirecek zaman yaratmak sanirim son zamanlardaki yegane bos zaman aktivitem. Ev ahalisi ile sarhos olmak, yoldan cikmak pek keyifli. Lakin tum bunlarin sonucu sarhos kafa ile bloga yazi yazmamak gerektigidir.
Zira, ne dediklerinizin bir anlami var, ne soylemek istediklerinizi anlatabilecek bir dil var o anda.

Bundan bir onceki yazi da bunun kaniti gibi blog sayfamda bir abide olarak duracak, duracak ki ben bu kurali unutmayayim, anin heyecanina ve kendi kontrolsuzlugume kapilmayayim.

"Bu gece ay,
gerçekten gözyaşı anlamına gelecek kadar
bir inciye benziyor.
Bu fön rüzgarında buna
hiç şaşmamak gerek.
Bir an kalbim durdu,beynim
buharlaştı gibi oldu...
Sakın düşme, ey Ben!
Seninle birlikte dünya da çöker,
ayrıca
Beethoven sen yaşarsan yaşıyor!"

Yine de kendimi bu kadar canli hissedebilmemin sebebi uzun zamandan sonra buna nihayet hazir olmam mi, yoksa etrafimdakiler mi bilmiyorum, ama Beethoven hatrina bu duyguya onu birakmaksizin sariliyorum.


31.8.09

Damakta tad!


Soguk Londra gecesi, tez telasi, cay kokusu... Hicbir seyin yerini tutamayacagini dusundugum seylerden cok uzakta, yerini baska seylerle dolduramayacagim keyiflerin pesindeyim, tum telasima ragmen.
Ogrenciligime bu kadar sarildigim, tadini bu kadar cikardigim bir zaman bilmiyorum.
Bir sozluk entry'si, bir facebook mesaji, google'da aradiklarim derken, suratimda gulumseme ile, tezimi yaziyorum.
Son bir gun... Bilemedin iki.

13.1.09

diyesim geldi...

Şu coğrafyaya geldiğimden beri, gerçekten de o kadar eğleniyorum, beni o kadar çok şaşırtan şeyle karşılaşıyorum ki, her seferinde koşarak bloga yazmak istiyorum, ama sonra gördüğü deliği yara sanıp olay haline getiren bir kedi olmak istemiyorum. Ya bilerek susuyorum, ya da anlatacaklarımı unutuyorum.
Mesela bir gün trafikte durmam gereken yerde durduğum için, arabanın şoförü ellerini birleştirip minnetini gösterdi, böyle bir "Allah razı olsun" dercesine. Şaşırdım haliyle. Türkiye'de olsam "Yok ya, durmayayım da ezileyim mi" derdim. Hoş, Ankara'da Meşrutiyet Caddesi'ni kuralsız geçmek adettendir yayalar için, oradaki üst geçitler, bilerek kullanılmazlar. Karşıdan karşıya geçmek, verilen değil alınan bir haktır orada. Ama eğer olur da bir yaya (ya da yayalar grubu) arabalara yol verecek olursa, viiöööğğnn diye bir sesle geçer gider arabalar önünüzden, hiçbirisi durup da teşekkür etmeyi düşünmez. Ya da ben bugüne kadar edenini görmedim.
Sonra, geçtiğimiz pazar günü, nihayet ısınan havanın bünyemde yarattığı gezip tozma aşkı ve teslim edilecek ödevlerden kaçmanın bahanesi ile kendimi Angel sokaklarına atıp gezinirken, mağazalardan birisine giren bir kadının köpeğini, bir yere bağlamadan etmeden, öylece elinde tasmayı da üstüne bırakıp içeri girdiğini gördüm. Benim de mağazada bulunduğum sürece, o köpek, mağazanın camından sahibine baktı şirin şirin. Görseniz boyum kadar bişi, kaçsa tutulmaz, içeri girse çıkaracağım diye uğraşılır durulur. Ama köpek sahibini mi tanıyordu artık, yoksa multisüper bir eğitimden mi geçmişti bilmiyorum, camdan baktı sadece. O gün için, fotoğraf makinemin yanımda olmadığına üzüldüğüm iki andan birisiydi. Diğer fotoğraflık an da bir köpekle ilgili. Bu sefer olay yeri Tesco. Tesco'nun kapısından içeri önce kafasını, sonra vücudunun yarısını, sonra 3/4'ünü, sonra da sadece kuyruğu kalacak şekilde uzanmış bu köpeğimiz, her halde insanların ekonomik hayattaki rolünü gözlemleyip anlamaya çalışıyordu. Ardı ardına dizilmiş ürünler, sürekli girip çıkan insanlar, içinden yiyeceler, içecekler taşan torbalar derken köpeğimizin bir kaç üründe gözü kalmış sanırım. Fakat ilginç olan, kaptırıp kendisini girmiyor içeri, sadece bakıyor, insanların yüzüne, içeriye, tekrar yüzlere. Bize sanki, "İki şey de bana kap getir" diyor. İlki, anladığınız gibi, sahibi olan, muhtemelen iyi şartlarda yaşayan bir köpek. İkincisi, sokak köpeği ya da "saldım çayıra" yöntemi ile bakılan bir köpek. Fakat ikisinin de gözünde öfke yok, havlamıyorlar, insanları rahatsız etmiyorlar. İnsanlar da onlardan rahatsız olmuyor. Biz de olsa, güvenlik görevlileri, ikinci köpeğe bir iki "hşt pşt" ettikten sonra, tekmeleyerek uzaklaştırırlardı, benim de kulaklarımda "myykkk" diyen bir köpek sesi kalırdı. Oysa bu köpeğe kimse dokunmadı. Nereden mi biliyorum, çünkü sırf onu gözlemlemek için dakikalarca hangi gazeteyi alacağıma karar veremedim. Bebeklerden katil, sıradan hayvanlardan vahşi yaratıklar yaratmayı becerdiğimiz kadar, neyi beceriyoruz merak ediyorum.
Bir diğeri az önce oldu. Odamın kapısı çalındı, "girebilirsin" dedikten sonra karşımda bir yabancı. Gecenin bu vakti, tamirci olamaz, bilmemneleri kontrol etmek için gelen görevliler olamaz. "Merhaba, ben X'in arkadaşı, böyle garip bir şekilde tanıttım kendimi ama bu gece burada kalacağım, yarın sabah falan beni görürsen, kim bu yabancı diye düşünme diye geldim." Gayet normal, bir konuşma. İşin garibi, benim de ismimi söylediğim anda başlıyor. "Gizem...! Çok ilginç, benim de eski bir Türk kız arkadaşım olmuştu, adı Gizem'di." Dumur. Yahu, evime gelebilecek insanlardan, eskiden Türk kız arkadaşı olan ve bu kızarkadaşının adı Gizem olan kaç kişi olabilir istatistiksel olarak. Şimdi şu vakit aklıma bu takıldı. Bir de "Yaygın bir isim galiba" dedi, "80lerde doğanlar için evet" dedim. "O zaman geleneksel bir isim" dedi. Hayda nasıl anlatalım şimdi, Türkiye'deki isim verme modasının nasıl Paris, Londra ve Milan modasıyla yarışabilecek şekilde, sürekli yeni akımlar yaratabilme yeteneği olduğunu anlatayım gecenin 12'sinde. Hayır dedim. Bir şekilde konu kapandı.
Böyle işte, "oha" demeden günlerimi geçirmiyorum. Şaşkın ve mutluyum. Oldukça.

10.10.08

This is London!


Londra, benim hayatımda en sevdiğim şehirlerden birisi. İzmir ve Ankara'nın karışımı. Kalabalığı ise yormayan bir kalabalık, ki bunu benim gibi İstanbul'da insan yığını gördükçe sinir krizi geçiren birisi söylüyor. Üstelik burada akşam oldu mu barlardaki "kalabalık, öyle sıkış tepiş olacak türden kalabalık değil, yollara taşacak, insanların havadurumuna bakmadan yollarda bile ellerinde bardaklar, iç içe bira içtikleri bir kalabalık. Bu bile yormuyor. Nedeni sanırım, sürekli bir güvenlik tehdidi, görünen ilk dekolteden içeri sıvışmaya çalışan bakışlar gibi sorunlarla karşılaşmadan, her türlü insanla birarada olabilmenin rahatlığı sanırım.
O değilde, kozmopolitlikte sınır tanımayan bu şehirde, ben uzak durmaya çalıştıkça, Türk dedektörü gibi hep gidip Türklerin yanına oturuyorum. Örneğin, emniyette kayıt yaptırırken, sağ ve sol tarafıma birden bir türk konumlandırmayı becerebildim, üstelik ikisi de Jean Monnet Bursiyeri...Topu topu 80 kişiden oluşan bir grup için ilginç bir tesadüf. Hayır, farkına da varıyorum otururken, "Ya bu kız/çocuk kesin Türk, ama neyse..." deyip oturmaya devam ediyorum. Şu işe bakın, dün sınıfa Jean Monnet'li bir kız geldi. Boğaziçi mezunu. Akşamki konuşmada, bir Türk çocuğun yanına oturdum. Çocukla kız aynı ortaokuldan çıktı. Ancak ağlar bunlarla da bitmedi, çocuk Ankara Siyasal Kamu Yönetimi 2007 mezunu... Küçük, küçük hem de çok küçük şu yer küre...
Dersler deseniz çok süper geçiyor. Okulun ağırlıklı olarak İngiliz ve Amerikalı öğrencilerden oluşması, tartışmanın kapasitesini çok arttırıyor. Geçen sene yaptığımız, şurdan da baksak, şöyle de tanımlasak deyip laf salatalarından bıkmış, tek yaptığımızın sürekli hocanın gözüne girmek için kıvırtmak olduğundan yakınan birisi olarak, burada kullandığın her kelimeden hesap soruluyor olmasından memnunum. Aynı Ankara Siyasal'daki gibi. Bir düşüncen olabilir, ama bilgisiz düşünce kabul görmüyor. Mantıksız, afili cümleler kabul görmüyor.(Tamam arada yine içimden "Anadilinde konuşuyorsun, kurabildiğin cümle bu mu, salak Amerikalı!" diye kızıyorum, fakat çok çok arada oluyor bu. Üstelik hocalar o cümleyi bile öyle bir topluyor ki, "Vay be, baştan yarattı adeta." diye düşünüyorum.) Puan toplamak için konuşmaya puan verilmiyor. Hala bunlar bana çok zor gelse de, hala konuşacağım zaman çok heyecanlansam, saçmalamaktan korksam veya okuduğum şeyi anlamaya çalışırken, dan diye İngiliz ve Amerikalılar sorularını/eleştirilerini patlatsalar da, ben halimden memnunum. Çünkü etrafımda kesinlikle öğretici, düşündürücü bir ortam var. Ve bu baskı altında, 10 Kasım'a teslim edilecek 2000 kelimelik (12 punto ve iki boşlukla 5-6 sayfa yapar) yazıyı dert edinmeye başladım. Karşımdaki hocalar salak değil çünkü. Bu sefer bir şey kakalamakla sıyrılamam. Her kelimenin sorumluluğunu üzerimde hissediyorum, korkuyorum, fakat mutluyum. Olmak istediğim yerdeyim. Sonunda çuvallama ihtimalim olsa da.
Dünkü konuşma ise, yine sıkılacağımı düşündüğüm, Koç'taki inanılmaz soyut, sıkıcı, öğrencilerin soru soramadığı bir konuşma olmadı. Hatta kendim bile sorular ürettim. Konuşmacının inanılmaz kötü aksanına ve baş ağrıma rağmen en sonuna kadar kaldım. Kalkıp söz alan her bir öğrencinin sorularını takdir ettim. Bana göre çok düşünülmeden yazılmaya çalışılan yazıya, öyle sağlam eleştiriler geldi ki ve yaptıkları sadece "şurdan da bakalım, buradan da bakalım, şöyle de diyebiliriz" demek değildi. ABD'den Türkiye'ye, Nijerya'dan Kanada'ya siyasal tarihten örnekler verilerek, arada Siyaset Bilimi çalışanların teorik olarak da süper zenginleştirdiği, çok çok anlamlı bir tartışma bölümüydü. Kendimi Ankara Siyasal'daki gibi hissettim. Nezaketen sözde eleştiriler yapmak yerine, konuşmacıyı terletecek sorularla yazının altından üstünden girildi ve kadın cevap veremedikçe, kekeledikçe zevk aldım.
Sanırım UCL ile olan ilişkimi şu cümle ile özetleyebilirim: Hayatımdaki ikinci kurumsal aidiyetimi yaşıyorum...
En sevdiğim şehirlerden birisindeyim.
Mutluluk...
Bir de yurt bulmuş olsaydım ve bursum yatsaydı, katmerlenecekti, ancak Ortadoğu kültüründen gelen parçam bunu "nazar boncuğu" olarak kabul edip göz ardı etme eğilimine sahip...
Evet, evet... Sadece mutluluk... Hepsi bu.
Not mahiyetinde şunu da belirtmek isterim ki, Fransızların İngilizce konuşma beceriksizlikleri, teleffuz edememe sorunları nörolojik olarak incelenirse, vallahi maddi yardım bulma konusunda kapı kapı dolaşarak yardımcı olurum. Ne biçi aksan yahu o öyle... Bugüne kadar dinlediğim, içlerinde senelerdir İngiltere'de yaşayan Fransız akademisyen de olmak üzere, bir tanesi bile anlaşılır bir aksana sahip değil. "ğ"nin eksilmediği, "h"lerin söylenmediği, "th"lerin v gibi telaffuz edildiği bir İngilizce... Ben zaten aksan anlama konusunda, anadilimde bile başarısızım, İngilizce'de anlayacağım derken başağrısı çekiyorum sonunda. Yazık günah, biraz da dinleyiciler düşünülmeli diyor ve noktayı koyuyorum...
.