Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.9.11

Insanlik icin kucuk, benim icin devasa...

...Acaba nedir nedir?
Ne olacak? Film festivaline sinirsiz giris bileti...
Turkiye'de film festivallerinde calistigim zamandan beri hasretini cektigim yegane sey: Hangi filme kac kere girecegini, para-zaman kaygisi olmadan, tamamen kendinin belirleyecegi bir konumda olmak. Bir nevi sultanlik diyeyim ben, siz anlayin beni.
Bunca senelik Le Cool London uyeligimin nihayet bir ise yaramasi sonucunda London Brazilian Film Festival'a sinirsiz giris hakki kazanmis bulunuyorum. Ustelik hic caba harcamadan, kilimi kipirdatmadan, tek bir email gondererek... Daha ne isterim.

Ayin 7'si ve 10'u arasinda ikametgahimi gecici olarak Odeon Covent Garden'a tasiyacagim. Arayip ulasamayan, ulasip konusamayan herkesten simdiden ozur dilerim. Bana katilmak isteyenlerse, yer ve zaman icin su siteden bilgi edinebilirler: http://www.brazilianfilmfestival.com/londres/2011/londres2011_programacao_en.html

9.11.09

Duma Duma Dum

Bugun cok cok anlatasim var, sevgili blog! Mutlu mu, neyim?!
Buraya 25 kilo ile geldigim her bir gramini ev ararken merdiven merdiven tasidigim gunlerden bugunlere... Kolay degildi, hic. Olmasini da beklemedim, ama cok sansliydim. Miray Teyze'nin yusufcuk kolyesini hediye ederken dedigi gibi oldu her sey: "Ne zaman zorlukla karsilassan, bu kolyeyi tut elinde, bil ki biz yanindayiz." Sanki hic yalniz kalmadim, tek basimaydim, uzaktim, ama hep coktum. Simdi durup baktigimda, o zamanlar agladigim, icime attigim, ruyalarimi kabusa ceviren tum sebepler, uften puften, minik kumdan kalaler. Kaleymisler, cunku beni hapsetmisler, kumdanmislar cunku, dalgalara teslim etmisim onlari, yok olup gitmisler. Gitsinler de...
Onlarin gitmesi dertsiz tasasiz oldugum, sorunsuz yasadigim anlamina gelmiyor, aksine sorunlarim buyuyor, cogaliyor. Ama ben caresiz hissetmemeyi mi ogreniyorum ne?
UCL bana cok iyi geldi, dunya tatlisi arkadaslarim oldu, dunyanin her yerinden, dusuncelerim saglamlasti, argumanlarim guclendi, laf salatasini argumandan ayirma yetim pekisti. Ben buyudum adeta.
Bir de bahsetmezsem haklarini yiyecegim ev arkadaslarim var. Hepimiz ayri telden caliyorsak da, apayri insanlarsak da, evimizdeki nargilenin basinda, sarabimizi nesemize katip tadini cikarmayi biliyoruz. Carsamba aksamlari salsaya gidiyoruz hep beraber, haftaya bir ev partisi duzenliyoruz. Arada masanin basinda toplanip her beraber yemek yiyoruz, ya da benim 3 saat boyunca yazmayi beceremedigim bir mesaj basinda mutalaa ediyoruz. Sonra canimiz istedi mi, keyfimiz de yerindeyse ziplaya ziplaya dans ediyoruz. Bir hayli sebegiz...
Az once "Only Love Can Break Your Heart" caldi, onu "Duma duma dum"a cevirdim. Meyve gibi bir sey, her gun bir porsiyon almam lazim bu sarkidan, strese birebir. Nil'e pekiyi veriyorum, her dinleyisimde. Olmus bu, klibi de olmus, hatta dinledigim gibi Mariana'ya yolladim sarkiyi, keske tamamen cevirebilsem sozlerini, anlatabilsem, biraz olsun stresini alabilsem, icine su serpsem.
Tum bu stresle, sevgiyle, askla, asksizlikla, umut ve umutsuzlukla doldurgumuz Londra gunlerinde, ben Turkiye'yi ozlemiyor muyum? Cok ozluyorum, arada bir Me(h)met mail atip mesaj atip beni yokladiginda, Bilgi Can "E, gel artik be!" dediginde, Osman "Naber, cocuk," deyip gunluk geyiklerimizle devam ettigimizde her zamanki muhabbetimize ucup oralara donesim geliyor. Ama en cok, bizim harika uclumuzu ozluyorum, Gulcan'in cuk oturan yorumlarini, dogrudanligini, bildiginden sasmazligini, Goksen'le her seyden zevk almayi, "Rahat ol, Gizemcim, sen yaparsin" deyisini... Ve bir de, dun bir Italyan cocugun suratina baka baka "Yerim seni, ne sirin seysin sen" dememe ramak kalmisken, Goksen'le bunu yapabilmenin vazgecilmez keyfini ozledim. Ne spekulatif yasamisiz, ne cok kendimizi katmisiz da hala tadi damagimda kalmis. Daha gecen gun, Gulcan'la konusurken, benim sacma sapan utangacligim uzerine "Kizim lise de misin, nesin?" demesi uzerine, "Yok, sanirim ilkokul" deyince, soyle karsilikli gulesim o kadar cok geldi ki. Aptalliklarimizi cok ozledim be, blog! Keske herkesi bir bavulla yanimda tasiyabilsem, bir dolabin icinde tutabilsem, ne zaman ihtiyacim olsa cikarsam. Boyle bir bencil domuza donusesim geliyor mutemadiyen.
Neyse ki Skype var, mesela zencefilin koltuk uzerinde kuyrugunu sallaya sallaya kivrilip uyuyusunu izlemek, annemler televizyon izlerken oturma odasina canli baglanmak... Teknoloji olmasa, su uzaklik cekilmez vesselam!
Daha anlatilacak pek cok sey var, ama bu hizli guncelleme entry'si yetmeli simdilik... En yakinda, daha mutlu havadislerle...

2.10.09

ve bir sene daha...

Gidene aglanma da degil, gelene sarilma da... Hayatin gercegi, takvim yapraklarinin eskimesi.
Neler degisti deseniz, hem cok fazla sey, hem de hicbir sey.
Renklerimi kaybettim, sesimi unuttum sanarken, sesimin rengini bagira bagira yazmayi cizmeyi hatirlamak, sanirim yeterince buyuk bir degisim. Hani en basitinden.
Ben su gecen bir senede, cok eglendim. Cok eglendim derken, gecmis eglenmeleri catlatircasina eglenmedim, sadece daha farkli bir sekilde, bir taraftan her daim calismanin arasinda, her daim eglendim.
Harika insanlarla tanistim, sadece bir senelik bir arkadaslik olarak kalmasini istemedigim o kadar cok kisi var ki, teker teker bavullarin kapatildigi, veda yemeklerinin duzenlendigi su gunlerde, gozlerin dolu dolu olmamasi elde degil.
Bir tur gorusme haritasi ciziyoruz, Turkiye'den Venezuela'ya uzanan, Ingiltere, Almanya, Fransa, Yunanistan'a ugrayan, ucu Hindistan'a kadar giden, dunya capinda bir harita.
Gidenin ve gelenin ayni hizda, ayni tonda etkiledigi su gunlerde, her sey pek nostaljik, UCL'in agir burokrasisi, cimenlerinin yesili, ogrencilerinin ilk gunlere has rehaveti, ekimin ruzgar kokusu, sogumaya baslayan dokusu, SPP'nin UCL'in uzaginda kendi halinda dikilisi. Salina'nin SPP'nin girisinde bizi gorup her zamanki gulec yuzu ile bizi karsilamasi...
Bir de, dun en buyuk degisimi gorduk, 4 mezun ogrenci olarak. Tanisma toplantisinda, gecen sene oturdugumuz sandalyeleri yenilere birakip ana masaya oturduk. Her zamanki Saladin sarkazmini bir de oradan gorduk, kursu bize birakilinca konustuk da konustuk. Meger ne cok anlatacak, tavsiye edecek seyimiz varmis, ne cok gormusuz, gecirmisiz ki, listemiz uzayip da gitmis. Bizim listemiz uzadi, fakat yeni ogrencilerden gelen sorular bizim listemizden de uzun, verdigimiz cevaplar ne kadar yetti, ne kadar eksik kaldi bilinmez, yine sandalyelerde oturmaktan cok keyif aldigim bir yili, dun o masada bitirmek guzeldi. Bir senede ne cok ogrendigimizi, ne cok gelistigimizi gosterdi.
Tesekkurler UCL, seni ilk gunden sevdim, yerin ayridir bilesin.
Simdilik gidiyorum, elbet yine gelirim.

31.8.09

Damakta tad!


Soguk Londra gecesi, tez telasi, cay kokusu... Hicbir seyin yerini tutamayacagini dusundugum seylerden cok uzakta, yerini baska seylerle dolduramayacagim keyiflerin pesindeyim, tum telasima ragmen.
Ogrenciligime bu kadar sarildigim, tadini bu kadar cikardigim bir zaman bilmiyorum.
Bir sozluk entry'si, bir facebook mesaji, google'da aradiklarim derken, suratimda gulumseme ile, tezimi yaziyorum.
Son bir gun... Bilemedin iki.

21.2.09

Güneşli Cumatesinin Karanlık Odası

Bugün bir garibim. Hırslıyım, üşengecim, üzgünüm, mutluyum. Garip işte. Garipliği duyguların gelgitliği değil. Hepsinin aynı anda gelmesi.
UCL kütüphanesindeyim, pazartesiye iki essay var ve korkmuyorum, çalışmaktan okumaktan da bıkmıyorum. Hatta çok zevk aldığım bir noktadayım. Ama hayat ilginç, örneğin şimdi okulun bahçesinde Kıbrıslılar Türkiye'nin Kıbrıs işgalini protesto ediyorlar. Mesela sırf eğlencesine Türk bayrağı açsam, ölümüm kesin. Ne trajikomik! Hayatın pamuktan bir ip oluşu, pek çok şeyin sorgusuz sualsiz olup bitişi, insanların fazlasıyla içgüdüsel oluşu.
Tüm bu tuhaf özelliklerine rağmen, ben o insanoğlunu seviyorum, onlarla dalga geçsem de onların arasında olmak istiyorum. Fakat kütüphaneden memnun değil miyim? Memnunum. Söyle bana Camus, yoksa "Yabancı"laşıyor muyum?
Kütüphaneye eşyalarımı bırakıp, günlük gazete ve vazgeçilmez enerji(?!) kaynağım olan suyu almak için markete gittim. Oradan, Starbucks'a giriverdim, ki ben Starbucks sevmem. Mocha Frappuccino aldım, onu severim bak. Hem telaffuzunu, hem içimini. Gazetemi açıp son günlük kaçamağımı yapmayı planlarken içeri yaşlı bir teyze girdi, önümdeki masaya oturup benden önceki müşterilerin benim masama bıraktığı gazeteleri kurcalamaya başladı. Arada gördüğü ilginç haberleri benimle paylaştı. Normalde yaşlı insanlarla iletişim kuramam. Ayrı gezegenlerin canlılarıymışız gibi hissederim, ama bu sefer bastırdım içimdekileri, çünkü konuşmanın bir yerinde üniversitenin hastanesinde kaldığını söyledi. İyileştiniz mi dedim, az çok, yakında taburcu oluyorum dedi. Belki de uyduruyordu, bilemiyorum, aklı gelip gidiyordu çünkü. Ama yine de içim cız etti, yapayalnız güneşli bir cumartesi günü, gelmiş Starbucks'ta başkasının gazetesine bakıp tanımadığı bir kızla konuşuyor. Tek başına olma hali değil bu, bildiğin yalnızlık, en saf olanından hem de. Korktum, ömrümü hep kütüphanede geçirip sonra bir gün öyle olmaktan. Sex and the City'de Miranda'nın yeni evine taşındığında geçirdiği gibi, bir panik atak krizine girmesem bari dedim içimden.
Üstelik öncesinde biri markete giderken, biri alışveriş yaparken olmak üzere, iki kere çok tanıdığım bir koku geldi burnuma. O kokuya duyduğum teslimiyeti hissettim içgüdüsel olarak, şöyle bir saniyeden bile az bir süre için. Hemen silkinip kendime geldim her defasında. Ama içim tarifsiz bir sarsıntı geçirdi. Çünkü bu koku, yanımdan geçen birisinden, bulunduğum yerden, etrafımdaki nesnelerden gelmiyordu. Koku sanki rüzgarımın, saçlarımın dalgalanışının kokusuydu. Beynim bana ne demeye çalışıyordu? Ödev haftası sorulacak bir soru değil bu. Çünkü cevabını biliyorum, cevabının doğuracağı sonuçları da. O nedenle o soru ile şimdilik uğraşmamalıyım.
Onun yerine bugünün tema şarkısını seçtim. Camera Obscura-Hands Up Baby. Sözlerini de özensiz bir kopyala yapıştır yöntemi ile iliştiriyorum, dinlemeden önce konusu hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için:
i've been hanging round
everywhere you go in town
watching you forget me
i want to see you crack
i'm going to get you back
put your hands up baby
you're talking to me like i'm in your debt
you don't remember things i can't forget
now you don't look so well
turn that gun back on yourself
and take a load off baby
i've had enough this time
give me back my boots you swine
it's your fault you hate me
i only hate you 'cause i hate myself
it breaks my heart that i can't wish you well
now i could end this here
die and take you with me dear
it could be so easy
i don't care what you do
i’ll still be rid of you
just make your mind up baby
i'll turn around i'll walk away from you
if i turn back i'll be the death of you

sözlüğe de yazdığım gibi: "harika bir şarkı, insancıl, öfkeli, üzgün, sakin, sessiz. aynanın her iki tarafı: insanın iki yüzü, ilişkinin önü arkası. sevginin diyalektiği. güneşli bir haftasonunda, aniden duyduğunuz o eski kokunun, içinizde uyandırdığı kekremsi hissin şarkısı."

Derken, zorunlu eylemlerime dönme zamanı geldi çattı. Bu da böyle bir garip güneşli cumartesi olsun bakalım.

2.2.09

building a snowman for human rights



Facebook'ta Af Örgütü üyeleri hemen bir etkinlik yapıvermişler. Tanrım ne kadar da kolay her şeyi "İnsan Hakları"laştırmak.: Build a snowman for Human Rights.


Neyse efendim, ben kar seven bir insan değilim ne yalan söyleyeyim. Çocukken İzmir'e kar yağmıyor olduğu gerçeği beni en derinden sarsan şeydi, o Noel büyüsü, biricik çocuk eğlencesi, beyaz pamuksu karların zevkine varamamak kadar acı bir şey olamaz bir çocuk için. Ya da gerçekten (gerçekten kastım iki santim kalınlığında olmayan, ulaşımı etkileyebilecek kadar çok) kar yağdığındaysa hasta olmanızdan endişe duyan bir annenin kontrolünde pencereden bakmak o bembeyaz sokağa... Gerçekten içimi burkabilirdi bunları hatırlamak. Fakat ben dört senemi Ankara'da, bir senemi de İstanbul'da geçirip daha ilk andan itibaren kara doydum. Meğer tamamen ilüzyonmuş kar kavramı benim için. Bir kere öyle pamuk gibi değiller. Vıcık vıcıklar, çamura dönüşüyorlar, çamurlu buz oluyorlar hatta. Kayıp oranı buranı acıtıyorsun. Elime alayım kar topu yapayım desen ellerin buz gibi oluyor. Ya da eldivenler ıslanıyor. Yok yok, kar bana göre değil. Ben sanmıştım ki, pamuk şekere benzetip bir gün tadına bakabileceğimi umduğum bulutlar gibi, karda da sihirli bir şeyler var. Hava soğuktu ama kar soğuk değildi, ıslatmazdı. Sadece beyazdı o, köpükler gibi tıpkı. Değilmiş, çok yanlış hayal etmişim.


Kar ile ilgili güzel olabilecek tek şey kar tatili bence. Tıpkı şu anda, Londra'da olduğu gibi.


Yıllar önce Londra ile ilk kez tanışmamı sağlamış WOW (Window on the World) kitabındaki The Search karikatüründe, Londra'ya giriş bilgisi olarak, kış vakti havanın 4'te karardığı ve kışları karlı geçtiği yazıyordu. Buraya ilk geldiğim zamanlar, kadim dostumla yürürken, kar hadisesini sormuştum. Kendisi yeryüzünde gördüğüm en ateşli insandır, cıbıl cıbıl gezer, yine de sıcaktır; bense yirmi beş bin kat giyinip lahana gibi yuvarlanırken buz gibiyimdir. Neyse efendim, bana "Ne karı yahu, iki gıdım bir şey yağıyor" demişti. Koskoca WOW bilgisi mi, arkadaş deneyimi mi? Bu büyük çelişkide, kabul etmedim, Londra'ya kar yağmadığını. Şaşırtıcı bir biçimde, gelişimin daha birinci ayında kar yağdı buraya. İçimden "Biliyordum!" çığlıkları attım, sevindim. WOW bana yalan bilgi vermezdi, biliyordum. Sonraki dönemlerde de Brit arkadaşlarla konuşurken anladım iki bilginin de hakikat payı olduğunu. Meğer Londra'ya kar yağarmış lapa lapa. Bizim kuşağın çocukluğu kar anıları ile doluymuş. Sonra bir gün durmuş. Hepsinin tepkisi buydu: "Bir gün kar durdu ve bir daha eskisi gibi yağmadı." Yok yok bunun ardından bir Tim Burton filmi gelmedi. Onun yerine, şu anda Londra'da hayatı durduran bir kar fırtınası ve tatili geldi. Yıllar sonra.


Dün Covent Garden'da Natalie ile buluşmadan önce etrafta gezinirken dökülmeye başlayan karla içimi bugüne kadar hiç duymadığım bir kıpırtı kapladı. Londra ve kar, kar ve Londra. Bir de ben. Bir de pazar akşamı ıssızlaşan sokaklar. Thames. Işıklar. Kırmızı kiremitler. Her şeyin ince bir beyazlıkla kaplayışını gördüm. Soğuktu kar, her zamanki gibi. Ama ben her zamankinden farklı olarak daha çok yürümek, oynamak, çocuklar gibi eğlenmek istedim. Kaçırdığım bir Noel'i yeniden yakalama fırsatı gibi bir his.


Buluşacağımız lokantayı bulmaya çalışırken, yüzümü tamamen kapatacak kadar hızlanan kar, sanırım dün geceden beri durmadı. Ve bugün ne bir otobüs çalışıyor, ne kütüphaneler açık. Daha da fena olacakmış diyorlar. Ben halimden memnunum, hatta ev arkadaşlarımla köşedeki barda biraz demlenelim bile diyoruz.

24 senenin ardından, Londra bana karı sevdirdin ya, bravo!


Bakınız bu da, nasıl bir karmış o öyle diyenlere, evimizin bahçesinden saatler öncesine ait bir kar manzarası.

27.1.09

siz nasıl diyor?

Ben dün Paris Hilton ile beraber çıktım havaalanından, garip bir his azizim, sanki yüzümü saklayayım, gözlüklerim nerede moduna girebilirmişim gibi hissettim her an. Bir de kadının, gazetelere konu olabilecek kadar çok bavulu vardı, pembe ağırlıklı tonlarda. Gerçekten ilginç. Heathrow'un 3 numaralı terminalinde görmeye alışık olmadığımız görüntüler bunlar. Flaşlardan kör olmak, bir ünlünün peşi sıra kasım kasım kasılmak. Tanıdıklarımı arayıp, "Kimi gördüm tahmin edemezsin" ayağı çekmek ve hakikaten tahmin edememelerinden keyif almak.
Londra'yı seviyorum, çünkü burada her şey daha bir mümkünmüş gibi geliyor. Her an her yerde bir şeyler olabilir. İyi veya kötü fark etmez, sadece gerçekten varolmaya yakın bir his. Sanki dünya sizin küçücük kabuğunuzdan ibaret değil de, siz de sizden daha büyük bir gerçeklik de sürekli kesişebilirmişsiniz gibi. Yani hayat teğet geçmiyormuş gibi.
Bir kere bir şehire olan bağlılığımın, kendimi rahat hissettiğim, elimle koymuş gibi aradığımı bulabildiğim kitapçılarının olması ile ölçüyorum. Bu o kadar önemli bir şey ki, şimdiki evime yakın bir kitapçı olduğunu gördüğüm andaki mutluluğumu anlatamam. Her an kitap alıyorum demek değil bu, sadece sürekli içeri gidip kitap karıştırıp kafamda alınacak kitaplar listesi yapabilmekten mutlu oluyorum.
London Calling çalıyor sürekli kafamda. Paperchase'e girip renklerin içinde kaybolmayı, sokak sokak yürüyebilme lüksünü, LondonPaper ve Guardian'ı beraber okuyabilme basitliğini, otobüs ve metrolarda bir şey okumadığımda kendimi cahil hissetmeyi, gidip cd'ler dvd'ler almayı, Primark'ın dandikliğini, parkları özlüyorum uzak kaldığım an. Ve tabiki Thames'i, Covent Garden'ı... O kadar seviyorum ki bu şehri, öyle güzel görüyorum ki, renklerine o kadar hastayım ki, yeni bir fotoğraf makinesi aldım bu yüzden... Nasıl görüyorsam onu, öyle gösterebilmek için.
Sanırım, en erken Haziran'a kadar hasret gidereceğim bol bol. Şimdi bakınca parmakla sayılabilen rakamlarla kalmak içimi acıtıyor, ama ihtimalleri kabullenmek lazım.
Londra'dan ayrılmanın en sevinçli tarafında Zencefil var, onun bencilce, şımarıkça varlığı var. Ben çocukken de hayvan delisiydim, ama 10 seneden fazla bir süre boyunca, o sevgi kendini belli etmedi, şimdiyse beni bile hayrete düşürüyor fazlalığı, koşulsuzluğu. Annelik içgüdüsü değil bu, benden ve insanoğlundan bu kadar farklı olan bir canlının bize bu kadar benziyor oluşunun verdiği bir duygu. Tapınma gibi.
Eğer, Zencefil'den ayrılmayı hesaba katmazsak, işler tıkırında. Eve döndüğümde, üzerinde ismimin olduğu, komşulardan gelen yılbaşı kartları bulmak güzel. Burada en çok hoşuma giden şeylerden birisi bu sanırım. Postakutusunun doluluğu borçlanmaya eş değil. Her şey posta ile hallediliyor sanırım burada. Öyle ki, kendimi mektup yazarken, zarf doldururken ve postanede beklerken hissettiğim kadar İngiliz herhalde bir de bankada hissediyorum.
İngiliz hissedemeğim noktalarda da, hissettiğim gibi hissetmekten, olduğum gibi olmaktan rahatsızlık duymuyorum. Sanırım en gerçek şey bu burada. Bu rahatlık, bu tüm her şeyin kendi omuzlarında, kendi iradene bağlı olması.
Hepsini kabul ediyor, kucaklıyor Londra. Biz de onu, tabiki.

13.1.09

diyesim geldi...

Şu coğrafyaya geldiğimden beri, gerçekten de o kadar eğleniyorum, beni o kadar çok şaşırtan şeyle karşılaşıyorum ki, her seferinde koşarak bloga yazmak istiyorum, ama sonra gördüğü deliği yara sanıp olay haline getiren bir kedi olmak istemiyorum. Ya bilerek susuyorum, ya da anlatacaklarımı unutuyorum.
Mesela bir gün trafikte durmam gereken yerde durduğum için, arabanın şoförü ellerini birleştirip minnetini gösterdi, böyle bir "Allah razı olsun" dercesine. Şaşırdım haliyle. Türkiye'de olsam "Yok ya, durmayayım da ezileyim mi" derdim. Hoş, Ankara'da Meşrutiyet Caddesi'ni kuralsız geçmek adettendir yayalar için, oradaki üst geçitler, bilerek kullanılmazlar. Karşıdan karşıya geçmek, verilen değil alınan bir haktır orada. Ama eğer olur da bir yaya (ya da yayalar grubu) arabalara yol verecek olursa, viiöööğğnn diye bir sesle geçer gider arabalar önünüzden, hiçbirisi durup da teşekkür etmeyi düşünmez. Ya da ben bugüne kadar edenini görmedim.
Sonra, geçtiğimiz pazar günü, nihayet ısınan havanın bünyemde yarattığı gezip tozma aşkı ve teslim edilecek ödevlerden kaçmanın bahanesi ile kendimi Angel sokaklarına atıp gezinirken, mağazalardan birisine giren bir kadının köpeğini, bir yere bağlamadan etmeden, öylece elinde tasmayı da üstüne bırakıp içeri girdiğini gördüm. Benim de mağazada bulunduğum sürece, o köpek, mağazanın camından sahibine baktı şirin şirin. Görseniz boyum kadar bişi, kaçsa tutulmaz, içeri girse çıkaracağım diye uğraşılır durulur. Ama köpek sahibini mi tanıyordu artık, yoksa multisüper bir eğitimden mi geçmişti bilmiyorum, camdan baktı sadece. O gün için, fotoğraf makinemin yanımda olmadığına üzüldüğüm iki andan birisiydi. Diğer fotoğraflık an da bir köpekle ilgili. Bu sefer olay yeri Tesco. Tesco'nun kapısından içeri önce kafasını, sonra vücudunun yarısını, sonra 3/4'ünü, sonra da sadece kuyruğu kalacak şekilde uzanmış bu köpeğimiz, her halde insanların ekonomik hayattaki rolünü gözlemleyip anlamaya çalışıyordu. Ardı ardına dizilmiş ürünler, sürekli girip çıkan insanlar, içinden yiyeceler, içecekler taşan torbalar derken köpeğimizin bir kaç üründe gözü kalmış sanırım. Fakat ilginç olan, kaptırıp kendisini girmiyor içeri, sadece bakıyor, insanların yüzüne, içeriye, tekrar yüzlere. Bize sanki, "İki şey de bana kap getir" diyor. İlki, anladığınız gibi, sahibi olan, muhtemelen iyi şartlarda yaşayan bir köpek. İkincisi, sokak köpeği ya da "saldım çayıra" yöntemi ile bakılan bir köpek. Fakat ikisinin de gözünde öfke yok, havlamıyorlar, insanları rahatsız etmiyorlar. İnsanlar da onlardan rahatsız olmuyor. Biz de olsa, güvenlik görevlileri, ikinci köpeğe bir iki "hşt pşt" ettikten sonra, tekmeleyerek uzaklaştırırlardı, benim de kulaklarımda "myykkk" diyen bir köpek sesi kalırdı. Oysa bu köpeğe kimse dokunmadı. Nereden mi biliyorum, çünkü sırf onu gözlemlemek için dakikalarca hangi gazeteyi alacağıma karar veremedim. Bebeklerden katil, sıradan hayvanlardan vahşi yaratıklar yaratmayı becerdiğimiz kadar, neyi beceriyoruz merak ediyorum.
Bir diğeri az önce oldu. Odamın kapısı çalındı, "girebilirsin" dedikten sonra karşımda bir yabancı. Gecenin bu vakti, tamirci olamaz, bilmemneleri kontrol etmek için gelen görevliler olamaz. "Merhaba, ben X'in arkadaşı, böyle garip bir şekilde tanıttım kendimi ama bu gece burada kalacağım, yarın sabah falan beni görürsen, kim bu yabancı diye düşünme diye geldim." Gayet normal, bir konuşma. İşin garibi, benim de ismimi söylediğim anda başlıyor. "Gizem...! Çok ilginç, benim de eski bir Türk kız arkadaşım olmuştu, adı Gizem'di." Dumur. Yahu, evime gelebilecek insanlardan, eskiden Türk kız arkadaşı olan ve bu kızarkadaşının adı Gizem olan kaç kişi olabilir istatistiksel olarak. Şimdi şu vakit aklıma bu takıldı. Bir de "Yaygın bir isim galiba" dedi, "80lerde doğanlar için evet" dedim. "O zaman geleneksel bir isim" dedi. Hayda nasıl anlatalım şimdi, Türkiye'deki isim verme modasının nasıl Paris, Londra ve Milan modasıyla yarışabilecek şekilde, sürekli yeni akımlar yaratabilme yeteneği olduğunu anlatayım gecenin 12'sinde. Hayır dedim. Bir şekilde konu kapandı.
Böyle işte, "oha" demeden günlerimi geçirmiyorum. Şaşkın ve mutluyum. Oldukça.

15.10.08

The world is your oyster!

Londra'da yaşıyorsanız ve otobüse metroya binmek mecburiyetindeyseniz, kalacak yer bulma sonrasında yaşadığınız en büyük sorun, ulaşıma harcadığınız zaman ve paralar olur. birinci bölgeden ne kadar ötede yaşamaya başladığınıza göre, değiştirmeniz gereken metro ve otobüs sayısı da çeşitlilik gösterir ki, bu Londra gibi, her an ulaşım konusunda her türlü değişikliğin yapılabildiği bir şehirde, size çok feci patlayabilme ihtimalini de beraberinde getirir.
Daha geçen cuma, otobüs şöforlerinin grevi nedeniyle, okula iki saatte gitmem haricinde 9 pound harcadım yola. Henüz bursu da yatmamış bir insan olduğum için, resmen canım acıdı o parayı verirken.
Ulaşım böyle pahalılık gösterirken, "Oyster Card" dedikleri, Akbil'den daha kolay taşınan, Ankara'nın hala kağıt sisteminden kalıcı plastiklere geçemediği için aşina olmadığı, İzmir'deki KentKart'ın daha fonksiyonel versiyonu olan harika bir kart var, ulaşımda tüm engelleri aşıyor tek başına. Ne zamandır da ben bunun yetişkin versiyonu ile hayatımı sürdürüyordum. Öğrenci kartına terfi edememiştim.
Neden derseniz, bu +18 Oyster Card bir şehir efsanesi neredeyse... Öğrenci olmak için uymanız gereken bir sürü şey vardır. Bir kere okuldan başvuru yapamazsınız. Herhangi bir metro istasyonundan da yapamazsınız. Sonra elinizde 5 pound'la gidip peşin ödeyemezsiniz. Online başvuruyu yaptıktan sonra da okulun öğrenci durumunuzu onaylaması için beklersiniz. Sonrasında da 5-7 gün arasındaki bir sürede elinize geçer.
Geçen cumartesi günü, ulaşıma harcadığım yetişkin tarifesi ücretlerinden gına geldiği bir anda, kendimi elimde kredi kartım bilgisayarın başında buldum. Kredi kartı bu hikayeye nereden girdi derseniz, bu da hikayenin diğer kısmı olur. Efsaneye göre +18 Oyster Card almak için İngiltere'de bir banka hesabınızın olması gerekir. Para otomatik olarak hesabınızdan düşer. Fakat İngiltere'de banka ile yaptığınız işlemler inanılmaz yavaş olma konusunda, dünyadaki diğer pek çok ülkenin bankalarıyla yarışır, bu yavaşlık bile "İngiltere'de banka krizi var" demek için yeterlidir. Banka hesabı açılmış, fakat internet ve telefon bankacılığı bilgileri belirsiz bir tarihte gelecek, banka kartının ise gelmesi hesabına 1000 pound yatırma koşuluna bağlanmış bir kişi olarak, bu böyle olmaz dedim. İşte tam da o az önce bahsettiğim cumartesi günüydü. Bence bu adamlar kredi kartını da kabul ediyordur da kimse fark etmemiştir şu ana kadar diye düşünecek kadar sivrizekalık yaptım. Gurur duyuyorum kendimle...
Çünkü kartım başvurumdan 4 gün sonra, posta ile elime geçti. Sabah sabah uyanıp adınıza güzel bir postanın gelmesi kadar mutluluk verici bir şey olamaz.
Bundan daha mutluluk verici şey, banka hesabıma bursumun yatmasıdır ancak...
Velhasılı kelam, eğer bir gün Londra'ya düşerse yolunuz öğrenci olarak, sakın ama sakın banka işlemlerini beklemeyin. Alın elinize Türkiye'den sizinle buralara gelmiş kredi kartınızı, ödeyin parasını gitsin.
Hayat bazen gerçekten şaşırtıcı şekilde kolay oluyor, 23 yaşında bile.

10.10.08

This is London!


Londra, benim hayatımda en sevdiğim şehirlerden birisi. İzmir ve Ankara'nın karışımı. Kalabalığı ise yormayan bir kalabalık, ki bunu benim gibi İstanbul'da insan yığını gördükçe sinir krizi geçiren birisi söylüyor. Üstelik burada akşam oldu mu barlardaki "kalabalık, öyle sıkış tepiş olacak türden kalabalık değil, yollara taşacak, insanların havadurumuna bakmadan yollarda bile ellerinde bardaklar, iç içe bira içtikleri bir kalabalık. Bu bile yormuyor. Nedeni sanırım, sürekli bir güvenlik tehdidi, görünen ilk dekolteden içeri sıvışmaya çalışan bakışlar gibi sorunlarla karşılaşmadan, her türlü insanla birarada olabilmenin rahatlığı sanırım.
O değilde, kozmopolitlikte sınır tanımayan bu şehirde, ben uzak durmaya çalıştıkça, Türk dedektörü gibi hep gidip Türklerin yanına oturuyorum. Örneğin, emniyette kayıt yaptırırken, sağ ve sol tarafıma birden bir türk konumlandırmayı becerebildim, üstelik ikisi de Jean Monnet Bursiyeri...Topu topu 80 kişiden oluşan bir grup için ilginç bir tesadüf. Hayır, farkına da varıyorum otururken, "Ya bu kız/çocuk kesin Türk, ama neyse..." deyip oturmaya devam ediyorum. Şu işe bakın, dün sınıfa Jean Monnet'li bir kız geldi. Boğaziçi mezunu. Akşamki konuşmada, bir Türk çocuğun yanına oturdum. Çocukla kız aynı ortaokuldan çıktı. Ancak ağlar bunlarla da bitmedi, çocuk Ankara Siyasal Kamu Yönetimi 2007 mezunu... Küçük, küçük hem de çok küçük şu yer küre...
Dersler deseniz çok süper geçiyor. Okulun ağırlıklı olarak İngiliz ve Amerikalı öğrencilerden oluşması, tartışmanın kapasitesini çok arttırıyor. Geçen sene yaptığımız, şurdan da baksak, şöyle de tanımlasak deyip laf salatalarından bıkmış, tek yaptığımızın sürekli hocanın gözüne girmek için kıvırtmak olduğundan yakınan birisi olarak, burada kullandığın her kelimeden hesap soruluyor olmasından memnunum. Aynı Ankara Siyasal'daki gibi. Bir düşüncen olabilir, ama bilgisiz düşünce kabul görmüyor. Mantıksız, afili cümleler kabul görmüyor.(Tamam arada yine içimden "Anadilinde konuşuyorsun, kurabildiğin cümle bu mu, salak Amerikalı!" diye kızıyorum, fakat çok çok arada oluyor bu. Üstelik hocalar o cümleyi bile öyle bir topluyor ki, "Vay be, baştan yarattı adeta." diye düşünüyorum.) Puan toplamak için konuşmaya puan verilmiyor. Hala bunlar bana çok zor gelse de, hala konuşacağım zaman çok heyecanlansam, saçmalamaktan korksam veya okuduğum şeyi anlamaya çalışırken, dan diye İngiliz ve Amerikalılar sorularını/eleştirilerini patlatsalar da, ben halimden memnunum. Çünkü etrafımda kesinlikle öğretici, düşündürücü bir ortam var. Ve bu baskı altında, 10 Kasım'a teslim edilecek 2000 kelimelik (12 punto ve iki boşlukla 5-6 sayfa yapar) yazıyı dert edinmeye başladım. Karşımdaki hocalar salak değil çünkü. Bu sefer bir şey kakalamakla sıyrılamam. Her kelimenin sorumluluğunu üzerimde hissediyorum, korkuyorum, fakat mutluyum. Olmak istediğim yerdeyim. Sonunda çuvallama ihtimalim olsa da.
Dünkü konuşma ise, yine sıkılacağımı düşündüğüm, Koç'taki inanılmaz soyut, sıkıcı, öğrencilerin soru soramadığı bir konuşma olmadı. Hatta kendim bile sorular ürettim. Konuşmacının inanılmaz kötü aksanına ve baş ağrıma rağmen en sonuna kadar kaldım. Kalkıp söz alan her bir öğrencinin sorularını takdir ettim. Bana göre çok düşünülmeden yazılmaya çalışılan yazıya, öyle sağlam eleştiriler geldi ki ve yaptıkları sadece "şurdan da bakalım, buradan da bakalım, şöyle de diyebiliriz" demek değildi. ABD'den Türkiye'ye, Nijerya'dan Kanada'ya siyasal tarihten örnekler verilerek, arada Siyaset Bilimi çalışanların teorik olarak da süper zenginleştirdiği, çok çok anlamlı bir tartışma bölümüydü. Kendimi Ankara Siyasal'daki gibi hissettim. Nezaketen sözde eleştiriler yapmak yerine, konuşmacıyı terletecek sorularla yazının altından üstünden girildi ve kadın cevap veremedikçe, kekeledikçe zevk aldım.
Sanırım UCL ile olan ilişkimi şu cümle ile özetleyebilirim: Hayatımdaki ikinci kurumsal aidiyetimi yaşıyorum...
En sevdiğim şehirlerden birisindeyim.
Mutluluk...
Bir de yurt bulmuş olsaydım ve bursum yatsaydı, katmerlenecekti, ancak Ortadoğu kültüründen gelen parçam bunu "nazar boncuğu" olarak kabul edip göz ardı etme eğilimine sahip...
Evet, evet... Sadece mutluluk... Hepsi bu.
Not mahiyetinde şunu da belirtmek isterim ki, Fransızların İngilizce konuşma beceriksizlikleri, teleffuz edememe sorunları nörolojik olarak incelenirse, vallahi maddi yardım bulma konusunda kapı kapı dolaşarak yardımcı olurum. Ne biçi aksan yahu o öyle... Bugüne kadar dinlediğim, içlerinde senelerdir İngiltere'de yaşayan Fransız akademisyen de olmak üzere, bir tanesi bile anlaşılır bir aksana sahip değil. "ğ"nin eksilmediği, "h"lerin söylenmediği, "th"lerin v gibi telaffuz edildiği bir İngilizce... Ben zaten aksan anlama konusunda, anadilimde bile başarısızım, İngilizce'de anlayacağım derken başağrısı çekiyorum sonunda. Yazık günah, biraz da dinleyiciler düşünülmeli diyor ve noktayı koyuyorum...
.

27.9.08

Dikkat! Açık saçık reklam içeren bir blog yazısıdır.



Yeni, yepyeni. Olmak istediğim yerden, olmak istediğim şekilde. Caffè Nero'da öğleden sonra. Mocha ve cookie de yanyana. Her yerden internete girmeye yarayan mobile broadband modemler sayesinde, otobüste, cafede, orada burada fütursuzca açtığım bilgisayarım omzumu ağırlığıyla parçalasa da, işler yoluna giriyor. Gerçi bunu düşünürken henüz derslerin başlamamış olduğunu da hesaba katmalıyım, zira PBBC deneyimlerinden edindiğim izlenimlerle, pek umutlu değilim bu konuda. Yine de sevdiğim şehirdeyim ve sevdiğim diğer şeylere ulaşabilir mesafedeyim.
Fakat, yaldızlı, allı pullu bir gerçekliğim yok, çok zorluklar çektim. Evsiz yurtsuz bir halde, 25 kiloyu oradan oraya, yürüyen merdiven olmayan metro istasyonlarında tek başıma taşıdım (yardımını esirgemeyen, tanımadığım tüm herkese teşekkürlerimi sunarım), taşırken ayağım takıldı, düşeyazdım, yorgunluktan öldüm, son günlerini eğlenerek geçirmek isteyen arkadaşları eve kapattım kendimle beraber, ıslandım, üşüdüm, piştim. Ne beklediysem tersi oldu. Tahammül ettim.

Şimdi bakıyorum da önümde beni bekleyenler mükemmel şeyler değil, olmayacaklar da. Tıpkı geride olan biten diğer şeyler gibi. Benim gibi, sizin gibi. Lise 1'de fark edilen bu gerçeğin huzuru. Tıpkı Doors'un bize söylettiği gibi: "Takes it easy, baby/ Take it as it comes/ Don't move too fast". Atıl olmadan, uyumlu olabilmek böyle bir şey sanırım.

Tabi şehir, 2 sene öncesinden farklı. Bir kere ekonomik bunalım, alt üst etmiş insan psikolojisini. Gerginlik sokaklarda. Delilik her an karşınıza çıkabiliyor. Otobüste otururken sarhoş bir kadın yalnızlığını tanımadığı bir adamla hafifletmek için komik durumlara düşebiliyor.
Fakat mükemmelik değil, daha insancıl bir yaşam beklediğim. Günün tüketen temposunu 10 dakikalığına da olsa üzerimden atmamı sağlayan parklar bulabilmek, canım istediğinde yürüyecek ya da sinemaya gidebilecek alanlara sahip olmak. Akademik olmayan uğraşların bir gün içine sığmasının mümkün olabilmesi. Bu yüzden hayranım bu şehre. Üstelik en çok sevdiğim iki şehrin, İzmir'in ve Ankara'nın karışımı gözümde.
Sonra evimin dibinden geçen tek bir otobüsle okuluma gidebiliyorum, okuldan da Thames kenarına veya Oxford Street'e.

Mesela böyle bir sokağa bakıyorum, kafamı pencereden uzattığımda.

Bir de şu kedileri sevip mıncıklıyorum (Zencefil'in yerini tutmasa da).




















Kediler komşuya ait. Sabah akşam sokakta geziyorlar. Zenco görse kıskançlıktan çatlardı herhalde. Yalnız bu pek de ufak olmayan yaratıklar, sevgiye bir açlar, bir konuşuyorlar insanlarla, bir zıplaya zıplaya ellerinize sürtünüyorlar ki, bu kadar uğraşa kayıtsız kalmak mümkün değil.

Okul deseniz, ana binası ile beni benden almış durumda (sınıftaki yabancı öğrenci azlığı ile bir başka açıdan beni benden aldı, ama o sayılmaz.) Gerçi Siyasal Bilimler binası da güzel de, takdiri size bırayorum buyrun bakalım:



Böyle bir gidişat benimkisi işte. Bakalım daha nerelere varılacak...