hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.5.10

oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful

Hani bazen soyleyecek cok seyiniz olur gibidir de sozcukler yetismez sizi anlatmaya... O hallerden birisinde, Teoman'in Kelime'ler sarkisi ve Ozdemir Asaf'in ayni isimli siiri bir dugum misali yerlesti icime. Nasil bir duygudur, nasil bir deneyimdir ki bu insani boyle seyler yazmaya iten, bilemiyorum. Henuz cok gencim belki. Belki de tembelim, o sozcuklerden kendime bir dunya yaratmaya useniyorum, ya da korkuyorum. Artik hangisi daha cok bense.
Tek bildigim, bir seyler beni asip tasmak uzere. Hani tutmasam, gidip ne dusunuyorsam dile getirecegim, ama onume kurdugum setler hala cok kuvvetli, dizginliyor beni. Hala bir yerlerde, kaybedecegim bir seyleri sakliyorum.
Sonra bakiyorum, kendi dalgalarimla mucadele ediyormusum aslinda. Bu ne o, ne de baskasi, sadece benim. Ve kimsenin anlayacagi, ifade edebilecegim seyler degil bunlar. Sadece o kadar yogun, o kadar dogal hisler ki, ben bile sasiriyorum, bunca zaman sonra, aslinda olmayan seylere karsi boylesine kuvvetli olmasina duygularimin.
Ve bir an geliyor, tum kaleleri yikiyorum, bir denizin kenarinda ayaklarima yapisan yosunlara bakiyorum. Ayni kirik gulumseme gozlerimde. Bir cekingen koku ile karsilik veriyorum gunese. Sonra silkiyorum tum kumlari ayaklarimdan ve kalkip golgemle yarisiyorum varmak icin o uzak hedeflere.
Evet, cogu zaman, o kosturmaca icinde, golgemi kendimden ayri sayiyorum.
Ayagim takilip dusunce de, onca yildir bana beni anlatan sarkilari mirildaniyorum.
Yasamak dedikleri boyle engebeli bir duzluk sanirim. Duse kalka golgeye ulasiyorum, yanmis ayak tabanlarimla...
Gece gune bagliyor sessizligini. Ben yeniden uyaniyorum.

"Ağaçlar çizerdim, yeşillenirdi; Çizdiğim ağaçlara çizdiğim kuşlar gelirdi. Ormanlar düşünürdüm, uyurdum, Düşündüğüm ormanlarda kaybolurdum. Anı kuyularından çekmek bir yudum acı su, Bir yudum acı su, çekmek anı kuyularından, soğuk su. Bilmedim bu, ya bir korkunun duygusu, Bilmedim bu, ya da bir duygunun korkusu. Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına, Yeni bahçeler çiz, gözlerinin kuşlarına.
Hazır kent dayanmışken bahçene Kuşlarını gözüne sal, götür ağaçlarına."

4.4.10

Flowers in April

Gozumu actigim yorgunluk hali, gunesli pazarlerin tembelligi, sari koltugun rahatligi... Televizyon onunde pineklemek pazar gunu sporum oldu bilmiyorum.
Acik pencereden mavi gokyuzu siziyor.
Turkiye'den getirdigim defterde 2007 senesine ait notlar: Uluslararasi Guvenlik Politikalari - her seyi okuyup bitirip cozebilecegimi sandigim gunlerden-, telefon numaralari -artik, belki de hic aramadigim-, kardesimle yaptigim Interrail plani -Zaytung cigerimi okumussun-, Koc'taki yuksek lisanstan okuma notlari -hala inaniyormusum cok okuyanin adam olacagina-...
Meger yasamdan istediklerim ne kadar basitmis. Onca okumadan, sabahlamadan, stresten sonra, biraz sari biraz mavi degdi mi gunume, cimlerde acan papatyalari gordum mu ben mutluymusum. Kim bize cok karmasik seyler istersek mutlu olacagimiz yalanini soylemis.
Kimse anlatmamis bana, aslinda kosar gibi yaparken oldugumuz yerden hic kipirdamadigimizi. Bir noktaya sabitlenip kendi etrafimizda donerken, geride kalan her sey sabitmis zannettigimizi.
Meger o kadar cok sey kacirmisim ki bunca zamanda... Cocuklugumdan beri istedigim seylerin hala icimde ne kadar buyuk yer ettigini anlamamisim. Salsaya baslayincaya, yoga ile tekrar ugrasincaya kadar da anlamazmisim bunu. Simdi oturdugun yerden halledemeyecegin seylerin mucadelesini vermeyi ogreniyor bedenim.
Unuttugum seyleri hatirlamaksa yeni hedefim... Ama keske biraz daha sicak, biraz daha mavi, biraz daha sari, biraz daha hizli olsa hayat...

16.11.09

Ayik

Garip rutinlerimin arasinda kalan bos zamanlarda, sahte bir enerji ile kendimi eglendirecek zaman yaratmak sanirim son zamanlardaki yegane bos zaman aktivitem. Ev ahalisi ile sarhos olmak, yoldan cikmak pek keyifli. Lakin tum bunlarin sonucu sarhos kafa ile bloga yazi yazmamak gerektigidir.
Zira, ne dediklerinizin bir anlami var, ne soylemek istediklerinizi anlatabilecek bir dil var o anda.

Bundan bir onceki yazi da bunun kaniti gibi blog sayfamda bir abide olarak duracak, duracak ki ben bu kurali unutmayayim, anin heyecanina ve kendi kontrolsuzlugume kapilmayayim.

"Bu gece ay,
gerçekten gözyaşı anlamına gelecek kadar
bir inciye benziyor.
Bu fön rüzgarında buna
hiç şaşmamak gerek.
Bir an kalbim durdu,beynim
buharlaştı gibi oldu...
Sakın düşme, ey Ben!
Seninle birlikte dünya da çöker,
ayrıca
Beethoven sen yaşarsan yaşıyor!"

Yine de kendimi bu kadar canli hissedebilmemin sebebi uzun zamandan sonra buna nihayet hazir olmam mi, yoksa etrafimdakiler mi bilmiyorum, ama Beethoven hatrina bu duyguya onu birakmaksizin sariliyorum.


23.3.08

istan-BUL



Dert-bul, sıkıntı-bul... Neden geldim, nerden geldi aklı aklıma bilmiyorum. Yerimde duramamazlık hali bir türlü. 4 sene kalınca bir yerde yeni bir şeylere başlama telaşı, kodlaması mı desek ya da. Ya da hala öğrenci, bekar, tasasız, plansızken, mekan değiştirme serbestisini sonuna kadar kullanma hevesi mi daha iyi anlatır o zamanki halimi. Zaman, tüm 2007 yazı ve eylülü. Elimde ODTÜ'den bir kabul varken, bir şekilde gitmemenin yolunu bulup, kendime dağ başında bir hapishane ayarlayıvermişim Eylül'de, büyük bir mutlulukla. Sonra bir haber, en yakın arkadaşlarımdan birisi İngiltere yolcusuymuş. Olsun, İstanbul böyööök şeeheer, çok arkadaşı var insanın burada. Görürse.

Oysa ben değil miydim, zorluklarla mücadele etmek istiyorum, kendimi geliştirmek istiyorum diyen. Şimdi de şikayetçiyim, sıkışıp kaldım, adım atamıyorum diye.

Ama haksız mıyım: Önceden hareketli, yürüyerek dağları tepeleri aşan bir kız olup ve sinemaya gitmenin lüks olmadığı, okuldan eve dönerken yapabilecek bir ton alternatifi olan, yol boyunca sürdürdüğümüz arkadaş muhabbetleri ile yürürken yuvarlanacak kadar gülmenin, o yollarda sevilenlerle karşılaşmanın imkan dahilinde olduğu bir şehirdeydim, hocalarım dünyanın en mükemmel hocaları olmayabilirdi, ama insandılar ve öğretmen-öğrenci ilişkisini bir kenara bırakıp konuşabildiğimiz zamanlarımız da olurdu, olmakta da. Şimdi ise bir mekanik yaşam içerisinde:
Saat 7.30 uyan.
Saat 8.00 kahvaltı yap.
Saat 8.15 duş al.
8.30 giyin
9.00 evden çık.
Sonrası: Dolmuş bekle, derse gir, ofise git, maillerine bak, sınav gözetmeni ol, TA'lık yaptığın derse gir, salak kızların ve oğlanların insanı aptal yerine koyma davranışlarını fark etmedin sanmasınlar diye gözlerini üzerlerine dik. Kafanın tasını çok attırdılarsa sağlam bir ayar ver. (çünkü hocanız "bad cop"(türkçesini yazmamak bir tercih değil, bire bir söyleneni yansıtmak istemenin sonucu. yani diyor ki: "kötüyü sen oyna, kızım") olmanızı istemiştir. Sıkan bir samimiyetsiz gülüş ortamı vardır etrafınızda. "Bak güzel oldu sunumun" diyen yamuk gülüşlü bir ağıza iki tane çarpmak istersiniz, numarasını ortaya dökemediğiniz için dişlerini sökme isteği ile. Oysa kafanızı önünüze çevirir, aynı samimiyetsizliğe yakalanmadan teşekkür edersiniz. Tabi herkes kötü değildir, ama herkes sizin gibi debelenmekte ve halinden nefret etmektedir. Sonra derslere girilir çıkılır, bilgisayar toplanır, kaplumbağa olarak eve dönülür. Hiçbir şey yapılmamış, bacaklar hareketsizlikten ağrıyorken, yine bugün bir şey öğrenmediğiniz, bir şekilde gelişmediğiniz düşüncesi ile bir acı oturur kalp ile karın arasında.

Oysa teselli bulma çabası çok olmuştur: Bu okul İngilizce için iyi imkan sağladı bana... Bu okul düzenli çalışmayı öğretti bana... Bu okul...Üçüncüden itibaren cümlenin noktaya ulaşma süresi uzar, çünkü aklınıza yukarıda bahsedilenler gelir sırayla... ve sonra cümle bile kuramazsınız halinizi savunacak.

Geçen gün asistanlık yaptığım hoca ile konuşuyorduk. "Sen çok dağınık yazıyorsun, aklına güzel şeyler geliyor ama onları daha organize hale getirmelisin." dedi, tam da beklediğim gibi. Güldük, dedim "Ben edebiyatla çok uğraştım sanırım onunla ilgili.", hoca da "Aa evet ben de uğraşmıştım, artık akademik düzenliliğe geçtiğimden beri tek kelime yazamıyorum." Ve tutmasın kimse beni... Koşarak uzaklaşmak istedim. Olmak istemediğim bir hayata fark etmeden girebilirdim. Sıradan, Batı-Avrupa, erkek dünyası düzeninde kaybolabilirdim. Oysa düşüncelerim, aldığım eğitim... Ben bendim, özgünlüğüm bendi. Karmaşıklığım. Organize olamayışım. Bir dereceye kadar değişmek değil, iplerin kontrolünü teslim etmekse sonunda olacak olan, istemiyorum.

İstemiyorum. Bilimsellik de umrumda değil. Mekaniklik de. Ben bu değilim.
Ben inatçıyım, tembelim, dikkati dağınığım, yine de çok eğlenebilenim, çenesi düşünce toparlayamayanım. Aklındakilerin hızına yetişemeyen, salya sümük ağlayabilen biriyim.

Ben insanım. Canlıyım. Yaşamak istiyorum. İlk okul fen bilgisi tanımı ile yaşayabilmek: Hareket etmek, beslenmek, üremek, solunum, boşaltım. Ben ismin halleri gibi olmazsam, bir isim olmaktan da ve varolmaktan çıkarım: Yalın hal, yönelme hali, yaklaşma, bulunma hali, ayrılma hali ve tabiki iyelik hali.

Hepsi enerji gerektirir, hepsi enerji tüketir. Yani insanlık dışı hayatımızın yanlış bir halinden kurtulmak gerekir.

I am, I am, I am... Après moi? Pas encore!




"february. get ink, shed tears.


write of it, sob your heart out, sing,


while torrential slush that roars


burns in the blackness of the spring."

27.7.07

Seni bir daha yaşamak isterim aslında...

Geçer mi bu günler derken, geride kalmışlığını anlayamamak... Bir de nostaljinin dibine vuran, şu pinhani bezeli dizi... Sevgili okulum, hayatımın 7 senesinin geçtiği, tanıdığım en garip insanlardan oluşan topluluğa sahip lisem. Meğer kameradan görmek geçmiş mekanları, ne kadar farklılaştırırmış. Deniz kenarı ile martısı ile ne güzelmiş.

Ve Mülkiye...Tabi Ankara da... Elime çantamı alıp ılık bir yaz sabahında İzmir yoluna çıkacakken haykırmak istedim, sevgimi, minnetimi, şimdiden deli gibi özlediğimi...

Ve "unutuyor, unutuyor" diye yakınmalarıma rağmen, unutulmuyor biliyorum. Her sokağında neler olduğu, nerde neler yaşandığı, o ne demişti, ben nereye bakmıştım. Hepsi zihin odacıklarımda. Unutulurken bile unutmamanın sırrı...

"Öyleyse neden sürekli itişin, uzaklaşmak isteyişin, otur kızım yerinde" demeyin, bazen insanın gitmesi gerekir